19 Ağustos 2010, Perşembe

Veren el, alan elden üstündür

Giriş tarihi : 18.08.2010 19.00 Güncelleme : 19.00   HAYATIN İÇİNDEN

Paylaşmayı huy ve alışkanlık haline getirmenin ilk merhalesi, kanaatkar olmak; bencil istekleri sınırlamayı öğrenmektir

İslam'da çalışkanlık esastır. "İnsan için kendi çabası ile kazandığı şeylerden daha değerli bir şeyin olmadığını" Cenabı Allah Kur'an-ı Kerim'de açıkça beyan eder. Çalışmak ve kazanmak her bireyin kendisine karşı en önemli ödevidir, toplum içersinde ise en doğal hakkıdır. Ancak, çeşitli nedenlerle, gücü imkanı olmayan kimselere karşı yardımda bulunmak, ihsanda bulunmak da, kazanç ve varlık sahibi kimselerin kulluk ve kardeşlik görevidir. İslam'ın beş temel şartından biri olan zekat bu sebeple Müslümanlara farz kılınmıştır.
Mademki zekat en temel ibadetlerden biridir, o halde zekat verebilmek için Müslümanların daha çok çalışması gerekir. Kendisine, ailesine karşı sorumlulukları olan mümin kişinin toplumda mahrum ve muhtaç olanlara karşı da sorumlulukları vardır. Manevi mertebelere ulaşmak da başkalarına veren, infak eden bir kimse olmayı gerektirir.

PEYGAMBER TAVSİYESİ
Dini ve ahlaki ve manevi faziletler bakımından Müslümanların örnek alması gereken Hz. Peygamber (s.a.v) her vesile ile Ramazan ayında oruçlu kimselere iftar ettirmeyi, sadaka vermeyi bizzat kendisi göstermiş, tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber'in muhtaçlara yardım etme, varlıklarımızı paylaşma ve toplumsal dayanışma ile ilgili tavsiyelerinden birkaç örnek vermek verebiliriz:
"Çölde ihtiyacından fazla suyu olup da onu yolculardan esirgeyenlerin, Allah'ın kıyamet günü hoş karşılamayacağı üç zümre insan arasında birincisi olacaktır." (Buhari ve Müslim'den, Tecrid-i Sarih, 1867). "İnsan, lüzumsuz yere mal sarf etmek, yerine getirilmesi vacip olan şeyleri vermemek ve hakkı olmayan bir şey istemekten men edilmiştir." (Buhari ve Müslim'den, Tecrid-i Sarih, 1813).
"İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır" Hadis-i Şerifi, başkaları için faydalı ve yararlı olacak imkan ve kabiliyetlerini paylaşan erdemli kişilere, Allah kendi 'fazlı ve kereminden' fazlasıyla ve kat kat mükafatlar vereceğini müjdelemiştir.

NİFAK SOKTU
"Veren el alan elden üstündür" tavsiyesini kendisine düstur edinen kimseler, kendi rızıklarını kazanmak için çaba ve gayret gösterecekler, ayrıca veren el olmaya talip olacaklardır. O halde paylaşmayı huy ve alışkanlık haline getirmenin ilk merhalesi, kanaatkar olmak; bencil istekleri sınırlamayı öğrenmektir. Kanaat bitmeyen, tükenmeyen bir hazinedir. Helal lokma en büyük nimettir. Aynı şekilde, kendisi ve yakınlarının rızkını temin için gayret sarf etmek de en büyük asalet ve erdemdir. Sözü Kuran'dan şu ayetlere işaret ederek bitirmek mümkündür.
"Onlardan kimi de, Eğer Allah lütuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka vereceğiz ve elbette biz salihlerden olacağız! diye Allah'a and içti. Fakat Allah lütfünden onlara (zenginlik) verince, onda cimrilik edip (Allah'ın emrinden) yüz çevirerek sözlerinden döndüler. Nihayet, Allah'a verdikleri sözden döndüklerinden ve yalan söylediklerinden dolayı Allah, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar onların kalbine nifak (iki yüzlülük) soktu. (Tevbe, 75-77).

Prof.Dr. OSMAN BİLEN
Vicdanımızı yitirdik, hükümsüzdür!

Vicdan içimizdeki ahlak yasasıydı; iyiyi ve kötüyü muhakeme eden yanılmaz yargıç. Adalet terzinin bir kefesine vicdanı konulurdu. Her şeyi vicdan terazisinde tarttığımız günler vardı. Vicdanın içimizdeki Tanrı'nın sesi olduğuna inanılırdı. Şah damarından daha yakın olanın sesi başka nerde olacaktı ki! Bu yüzden olsa gerek, vicdan birden bire 19. yüzyılın gözde kavramlarından biri haline gelmişti. Tanrı varlığına inanmanın akıl dışı olduğu iddialarına karşılık olsun "O'nun sesi zaten yüreğimizde" diye fısıltılar tok bir tona kazanmıştı. Gürültü ve kargaşada tam olarak bir şey anlaşılmadı bu gizli sesten. Bu sesi içlerinde iyi duyamadıklarından yakınanlar da az değildi. Dinden bağımsız bir ahlak gerektiğine geldiğine inananlar, Tanrı'nın yerine, ahlaki eylemlerin yargıcı vicdan olsun demeye getiriyorlardı. Vicdan nasıl olsa her ferdin kalbinde taht kurmuş, her yerde hazır, fakat gizli bir yargıçtı.
Tanrı'nın akıl ile kavranamayacağı şeklindeki Hıristiyanlık öğretisini tersinden okuyan Aydınlanma akılcılığı, "Aklın kavrayamadığı şey yoktur" fetvası çıkardı. Tanrı'ya inanmaktan vazgeçme cesaretini herkes gösteremese de, göstereler de oldu tabii... Ama onlar da bir süre dinden vazgeçmek istemediler. Yeni bir din lazım olduğuna karar verdiler. Yeni dine ise en uygun kılıf geriye kalan ahlak kumaşından biçilebilirdi. Yeni dine bir isim de bulmak lazımdı.
Arayışlar derhal başladı ve pozitivizmin ilmihali yazıldı. Bazıları itiraz edip 'Yeni Çağ Dini' adını münasip buldu; kimileri de 'Yeni Ahlak' diyelim daha iyi olur fikrini savundu. Çünkü, nasıl ki dinin kaynağı, her yerde hazır ve nazır olan fakat Gaip bir tek Allah'tır; yeni ahlakın sahih otoritesi, her bireyin kalbinde taht kurmuş olan gizli yargıç vicdan da ahlakın kaynağıdır, denilmeye başladı.

İYİ VE KÖTÜ
Bu yeni yargıçlık unvanı ile vicdan hukuk diline de nüfuz etti: "Din ve vicdan özgürlüğü" terkibi içinde. Ama bazıları bu duruma isyan ettiler. Vicdanı anladık da, "dinin onun yanında ne işi var" diye sızlanıp feryat edenler olmadı değil. Onların kulağına "Buradaki din jenerik bir haptır. Mürşid-i azam Karl'ın dediği gibi afyondur; varsın, biraz daha uyuştursun kitleleri" diye fısıldayanlar olmadı değil.
Gerçekten 'vicdan' neyi ifade etmektedir? İnsanın iyi ve kötüyü yargılama gücünü. Peki deruni ve gizli güç, neden özgürlüğe layıktır. Çünkü her birey kendi iç dünyasında serbest ve kendine özgü birer varlıktır. Tüm fertlerde var olduğu farzedilen vicdan, evrensel bir ahlakın evrensel kaynağı sayılırken, bireysel bir deruni hakem olarak vicdan izafileş mi? Kişiden kişiye değişen iç dünyasının yargıcı olarak vicdan bireyselleşmez mi? Bu soruların cevabını arayan pek kimseler çıkmadı. Siyasi ve toplumsal ödevlerini yerine getirmekte bireylerin vicdanlarına danışacaklarına; iyi ya da kötüye vicdanları ile karar vereceklerine inanılıyorlardı, o kadar.
Hukukun ve yasaların tanıdığı vicdan hürriyeti, iyiyi ve doğruyu ayırt eden, insanın içindeki Tanrı'nın sesi değil ki zaten. Bireyler üzerinde her alanda otorite kuramayacağını kabul eden devlet aygıtı, her bir yurttaşın vicdani ile iyi ve doğru olanı seçeceğine dair bir iyimserliği benimsedi, o kadar. Vicdan onun bireye bıraktığı bir hükümsüzlük alanıdır, ona kimsenin karışamayacağını biliyorduk. Sözde toplumcu devletler ise, vicdanı gözetim altında tutayım derken ayağı kaydı, çöktü. Vicdan gerçekten var mı yok mu merakını, tanrısızlığı öğretirken giderdiler de; akılları başlarına geç geldi.

TİŞÖRTLERE YAZILDI
İki dünya savaşı yaşayan 20. yüzyılda yeni ahlakın öznesinin, yeni siyasanın yurttaşının içinde hürriyetle kıpırdayan vicdan bir dönem kaybolma tehlikesi atlatır. Önceki yüzyılın dindarlarını maneviyat kaybını önlemek için dindarlığın hizmetine de sundukları vicdan, savaşların vahşeti için sayısız insan ferdi kaybolunca açıkta kaldı. Girecek kalp bulamadı. Nietzsche'nin ölümünü ilan ettiği, "Tanrı Batı'da zaten kaybolunca, geriye kalan insanların ürkek bilinçlerinin altına mı saklansam, yoksa yüce Kozmik Enerjinin kanatlarına mı tutunsam" diye tereddütler yaşadı vicdan bir müddet. İki dünya savaşı arasında, maşeri vicdan olarak topluma sığınan vicdan, kitlelerin isyanı ile toplumdan da firar etmiş oldu. Yani artık maşeri bir vicdanımız da yoktu.
Vicdan kıyafet değiştirerek, savaş sonrası kurulan yeni dünyanın savaş yorgunu halkalarını "bebek patlamasında dünyaya gözlerini" açan ve mürekkep baskılı tişörtlere, gömleklere "vicdani retçi" yazan yeni insanlarıyla bize vekiller gönderir. "Vicdan, neyi reddettiğini sıkıysa gelsin kendisi söylesin" yollu itiraz edecek olanlara cevabı, "Yok iman borcuymuş, yok vicdan borcuymuş, yok vatandaşlık borcuymuş, canım sana feda olsun" türünden sözler dinlemek "istemezuk" diyen, her şeye karşı yeni-çerilerin iliştirilmiş sözcüleri yetiştirdi
Velhasıl, 21. yüzyıla vicdansız girdik; çünkü vicdan cüzdanla ortaklaşa kumpaslar kurup hakimlerimizi bile ikisi arasında sıkıştırmaya başladı. Oysa vicdan evvelden, özün ve sözün doğru olduğu zamanlarda, yani söz ekşimeden önce, yüreğimizde yatar; tatlı dille doğruyu buldurur, eğri yılanı bile deliğinden çıkarırdı. Heyhat artık söz değil, sözlük bile ekşidi. Ekşi sözlükte ise vicdan, aramıza (bir çizgi roman kahramanı) kara kedi olarak girdi. "Kara vicdanlı! Kara vicdanlı!" diye diye arabesk türküler söyleyerek, vicdanı da kararttınız sonunda. Gördünüz mü yaptığınızı vicdansızlar diye sızlanmaya hakkımız var mı yok mu? Vicdanı olan söylesin.

Bir Ayet:
"Kullarım, beni senden sorarlarsa, bilsinler ki gerçekten ben onlara çok yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O halde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler." (Bakara, 186)

Bir Hadis
Hz. Peygamber'in (s.a.v) dilinden bir dua:
"Allah'ım, acizlikten, tembellikten, cimrilikten, ihtiyarlıktan ve kabir azabından sana sığınırım. Allah'ım, nefsime takvasını ver ve onu temizle. Onu en iyi temizleyecek olan sensin. Onun sahibi ve Mevlası sensin. Allah'ım, faydasız ilimden, korkmayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım." (Müslim)

Bir Kıssa Bir Hisse:
Allah Rızası

Cüneyd-i Bağdadi'ye bir gün "ihlası kimden öğrendiniz?" diye sorduklarında başından geçen hikayeyi anlatır.
Mekke iken parasız kalmış, Basra'dan gelecek paramı bekliyordum. Fakat saçım sakalım çok uzadığı için bir berbere gidip sordum: "Peşinen söylüyorum, param yok. Yalnız, Allah rızası için saçımı düzeltebilir misin?"
Berber hali vakti yerinde bir adamı tıraş etmekteydi ve işini bırakıp benimle ilgilendi. Adam itiraz edince berber ona: "Kusura bakmayınız efendim. Sizi ücret karşılığı tıraş ediyorum, fakat bu genç Allah rızası için istedi." Berber, tıraştan sonra bana bir miktar harçlık dahi verdi. Birkaç gün sonra param gelince tekrar o berbere gittim ve bir kese altın vermek istedim. Fakat berber, "Asla olmaz; Allah rızası benim için altından daha değerlidir" dedi.

Güzelbahçe'de Karagöz ve halkoyunları eğlenceleri coşturuyor
Güzelbahçe Belediyesi Ramazan ayının gelmesiyle mahallelerdeki ramazan eğlencelerine başladı. Güzelbahçe Yelki Mahallesi'nde yapılan Ramazan eğlencesine ilgi büyüktü. Musikiden Hacivat-Karagöz oyununa, halkoyunları gösterisinden Ramazan davulcusuna kadar birbirinden güzel gösteriler sunuldu. Halktan da bir ara Ramazan davulcusunu aratmayacak maniler yükseldi. Hacivat-Karagöz sahneye çıkınca küçük izleyiciler oyunu ön sıralarda izlediler.

MÜZİKLİ GÜNLER
Grup Anatolya ekibinin Anadolu'nun birçok yöresinden sergilediği halkoyunlarıyla halkı coşturdu. Musiki müziğinin bir birinden güzel parçalarını söyleyen sanatçıya eşlik eden minikler zaman zaman sahneye çıkarak söylenen parçalarla oynayıp eğlendiler. Etkinlik sonunda sahneye çıkan Güzelbahçe Belediye Başkanı Mustafa İnce, "Ramazanın bu ilk haftasında Yelki'de bir araya geldik. Güzel bir gece yaşattıkları için sanatçı arkadaşlarımıza teşekkür ederim. Halkımızı burada bir araya getirebilmişsek ne mutlu bize.
Bugün, 17 Ağustos 1999 yılında yaşadığımız o acı olayın 11'inci yılı. Ölenlere Allah'tan rahmet yakınlarına baş sağlığı diliyorum. Bu acı olayı bir daha yaşamayalım. Ramazan ayı maneviyatın yüksek olduğu bir ay. Bu ayda hep bir arada olmanın sevginin hoş görünün yoğun olduğu bir zaman. Yelki Mahallemizde güzel bir gece yaşadık. Önümüzdeki haftalarda Yelki Mahallesi'nde iftar yemeği vereceğiz. Sedirlerimizi atacağız yere hep birlikte ekmeğimizi paylaşarak yan yana olacağız. Etkinliklerimiz diğer mahallelerimizde de devam edecek. Sizleri diğer etkinliklerimize bekliyoruz" dedi.


kalan karakter 1000

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan YENİ ASIR veya yeniasir.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Künye | Reklam | İletişim | Ayın Burcu | Önemli Telefonlar | Eczaneler