Beyşehirliler bir sabah uyandıklarında köylü halli bir kişinin elindeki kazmayla Beyşehir Gölü'nün önünü kazmaya çalıştığını gördüler. Tarih XIX. yüzyılın üçüncü çeyreğiydi. Meraklılar, kendisine ne yapmak istediğini sordular. O da, "Kanal açıp Konya Ovası'na su götüreceğim" dedi. Alaycı bir merakla sordular. "Buna ömrün yeter mi ki?" dediler. "Benim yetmezse çoluğumun, çocuğumun, torunumun ömrü yetsin" dedi. O bir hayali somutlaştırmak ve insanların zihnine yerleştirmek istiyordu. Amacı bir tohum atmaktı. Bu tohum zaman içerisinde yeşerecek ve meyvesini verecekti.
Bu zatın adı, lakabıyla beraber Kurukafa Mehmet Ağa idi. Konya'nın ova köylerinden bir tanesi olan Yarma'dandı. Konya Ovası'nda yağış yılda 350 mm. kadardır. Neredeyse çöl iklimiyle sınır olacak bir yağış miktarıdır bu. O zaman dünyada bile doğru dürüst suni gübre yoktu, aletli ziraat olsa olsa başlangıç aşamasındadır. Konya Ovası'nda çiftçi iki öküze koştuğu kara sabanı tutmuş bununla her gün ancak birkaç dönüm yer sürebilmektedir. Susuzluktan tarlasının her yıl ancak yarısını ekebilir. Yıl yağışsız giderse atılan tohum toprağın olur. Ürün elde edilmez. Bunun içindir ki yakın zamana kadar orta Anadolu köylüsü Etiler'den beri hiçbir zaman eğer elde edebilmişse o yılın ürününü satmamıştır. Onu toprak altında bir sonraki yıla saklamıştır. Satabileceği buğday, daha önceden muhafaza ettiğidir.
SUYA HASRET
Yıl yağışlı gitse ne olacak ki? O zaman 1'e 2 ürün alır. Yani bir dönüme bir teneke tohum atacak, iki teneke buğday kaldırabilecektir. Bunun bir kısmının da tohum için ayrılacağını düşünecek olursak suyun önemi kendiliğinden ortaya çıkar. Eğer su olsa, buğdayını sulayabilse, çiftçi belki 1'e 5 belki 1'e 10, kim bilir belki 1'e 20 alacaktır. Konya Ovası'nda da ne bir akarsu, ne bir göl, kısacası herhangi bir su kaynağı da yoktur. Sadece ovanın batısındaki dağların arkasında Beyşehir Gölü bulunmaktadır. O bile Konya Ovası'na kuş uçuşu en az 70 km'dir.
Buna rağmen bir yolu bulunup Beyşehir'den Konya Ovası'na su gelse, ovalar suya kavuşsa çiftçi de bollukla kucaklaşacaktır. İşte bu hayal Yarmalı Kurukafa Mehmet Ağa'yı büyülemiştir. Beyşehir Gölü'nün önünde ilk kazmayı vurduğu yer bugün ilçenin içindeki kanal köprüsünün daha sonra yapıldığı yerdir.
Onun hayali Konya Ovası'nın çiftçilerinin gönlüne bir ateş gibi düşer. Onlar Leyla'sını arayan Mecnun gibi bırakın tarla sulamayı, bir avuç içecek suyun bile peşinde olan insanlardır. Belli ki bu hayal kısa zamanda tutar ve Konyalılara mal olur. Konyalıların böyle bir hayali ya da arzusu Sultan Abdülhamit'e kadar ulaşır. Öyle ya, padişahın jurnalcileri(!) denilenler sadece zararlı faaliyette bulunanları Sultan'a ihbar etmezler. Aynı zamanda koca imparatorluğun her yerinden halkın isteklerini, düşüncelerini ve hatta hayallerini de Sultan'a ulaştırırlar.
ŞART KOŞAR
Bu sırada Sultan Abdülhamit, İstanbul-Bağdat demiryolu ihalesini Almanlara vermek üzeredir. Onlara haber gönderir. "Bir şartım vardır. İhaleyi alanlar ek bir ücret istemeden Beyşehir Gölü'nden Konya Ovası'na su götürecek bir kanal yapacak." Sonunda Almanlar razı olur. O sırada kanal işlerinde en iyileri olan İtalyanlara taşeron firma olarak bu işi verirler. O zamanın büyük buharlı makineleriyle kanal açılmaya başlanır. Önce güneye, Seydişehir ve Bozkır'a doğru bir yol izler. Sonra Bozkır yakınlarından sola, yani doksan derece doğuya döner. Dağların arasından Konya Ovası'na ulaşır.
Bugünün hayali, yarının gerçeğinin tohumudur.
STRATEJİ VE SİYASET
Mao'nun bir tespiti
Mao'nun aşağıda söz konusu edeceğim tespitini yıllar önce okumuştum. Yanılmıyorsam bundan bir 35 ila 40 yıl önce Sol Yayınlar Mao'nun yazılarının bir kısmını ayırıp, toparlayarak 'askeri yazılar' adı altında bir kitap çıkarmışlardı. Ben de onun bu tespitine orada rastlamıştım. Beni bir hayli etkilemişti. Etkilemeye de devam eder. Bu tespit sadece askerlik ve komutanlarla ilgili değildir. Devlet adamlarından tutun da CEO'lara kadar karar verilmek durumunda olan herkesi ilgilendirmektedir.
Söz konusu ettiğimiz insanların önünde dikkat etmeleri gereken/dikkatini çeken pek çok husus vardır ve karar vermesini gerektirecek yeni olaylarda birbirini kovalamakta hatta bazen adeta bir sağanak gibi yağmaktadırlar.
SEÇİCİ OLMAK
Ancak bunların büyük bir çoğunluğu işin gidişi için belirleyici değildir. Karar vericiyi ilgilendiren durum hakkında bir önem taşımazlar. Bunlarla uğraşmaya gerek yoktur. Zaman kaybına hatta asıl amaçtan uzaklaşılmasına yol açarlar. Böylece karar verici, karşılaştığı çeşitli parametreler karşısında seçici olmaya mecburdur. Pek çok zamanda bunu yapmak için saniyelerle dahi ifade edilecek kadar az bir vakti olabilir. Bu dahi böyle bir seçimin ne kadar zor olduğunu ortaya koyar.
Ama asıl belirleyici olanı bulup çıkarmanın herhangi bir metodu yoktur. Dolayısıyla doğrudan doğruya bilginin ve araştırmaların bir türevi değildir. İster istemez karar vericinin sezgisine dayanacaktır. Hatta bu sezginin birçok ahvalde adeta bir şimşek gibi çakması icap edebilir.
LİDERİN YALNIZLIĞI
Bu sezgi dediğimiz zihnin hiçbir metoda bağlı olmadan, ani bir ilhamla gerçeğe varmasının yolu muhtemelen dehanın kendisidir. Pek çok önemli kararlar almış büyük adam başarılı olmalarını sağlayan bu sezgiyi kendi başlarına gerçekleştirmişlerdir. Onların en yakınında bulunanların bile bunu kavrayamadıkları görülmektedir. Bir bakıma liderin yalnızlığı da buradadır.
Söz konusu sezgi bir metoda bağlı değildir. Bunun içinde sezgiyi elde etmeyi öğrenemeyiz. Nasıl sezileceğini bir kurala bağlayamayız. Bu özelliğin gelişmesi için yapılabilecek tek şey meşgul olunan konuyla olabildiğince bütünleşmek olabilir. Yani o iş üzerinde zihinsel ve ruhsal bir yoğunlaşma. Bunun hayatın bir parçası değil de hayatı bunun bir parçası haline getirmek. Gerisi kişinin Allah vergisi özel yeteneklerine kalmıştır.
BİR ŞİİR
Arıyor secdelerde didelerim
Her gece pür-sitare küngürede,
Düşüp üstünde ağlamak dilerim
Söyle ey Tanrı dizlerin nerede?
Cenap Şahabettin
küngürede: gökyüzü
pür-sitare: dolu yıldız