‘PARDON SENİ YAZDIM!’

Giriş Tarihi:26.11.2016, 17:22 Güncelleme Tarihi:26.11.2016, 17:25

NİHAN YARKENT

Enerjisi yüksek kadınlar başka oluyor. İzmirli Gazeteci Nil Kuyumcu da öyle. Henüz 5 yaşındayken okuma yazma bilen bir çocuk ne olur? Elbette eli kalem tutan biri olur. Nil de öyle oldu. DEÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon Yazarlık Bölümü'nü bitirdi.
Ardından Ege'nin çınarı Yeni Asır ailesine katıldı. Uzun yıllar bu kenti adım adım arşınlayıp, erkeklerin bile giremediği sokaklarda haber peşinde koştu. 300'ün üzerinde röportaja imza attı. Halen de Yeni Asır ailesinin köşe yazarı ve editörleri arasında yer alıyor. Şimdi de 9 öyküden oluşan kitabı "Pardon Seni Yazdım!" ile okurların karşısına çıktı.
Edebiyat dünyasında öykü yazmak ateşten gömlek giymekle eşdeğerdir. Kitap, birçok yönüyle farklı. Tıpkı Nil gibi...
Bir kere kitap, bizi anlatıyor, hepimizin yaşamımızdan alıntılar var. İkincisi, kapıyı vurup çekip gitmenin formülü var.
Özellikle aşk acısı çekenlere.
Ama asıl önemlisi bu kitabın kahramanları...
Öykülerin kahramanları kendi kaderini kendileri çizdi! Ve bir özelliği daha var ki bu bence takdire şayan. O da bu kitabı okuyunca, ne okuduğunuzu anlıyor olmanız. Anlaşılmamak için değil anlaşılmak üzere kaleme alınmış ender eserlerden biri.

Kitabın adı "Pardon Seni Yazdım!" O zaman ilk soru, "Pardon beni niye yazdın?

- Konu ilgimizi çekiyor gibi gözükse de esasında kahramanı için alıyoruz kitabı...En çok sevdiğin kitap kahramını kimdi?
Onu kendine yakın bulup, benzettiğin için mi sevmiştin? Belki de "onun gibi" olmak istiyordun. Yani, "seni anlatan" kitabı kendine daha yakın buldun değil mi? Ben de diyorum ki, 'Kendini satır aralarında aramana gerek yok. Öykülerden birinde mutlaka varsın... Belki tam ortasında, belki bir kenarında, belki en kalıcı izinde...
Ama varsın..." Birbirinden farklı öyküler yazdım kitapta, 9 öykü. Okur, birinde mutlaka kendini görecektir. İşte o nedenle "Pardon Seni Yazdım!"

KISA OLANI YAZMAK ZORDUR

Günümüz roman devri. Öykü yazarsan ya çok cesursundur ya da "Kitabım tutar mı?" kaygısı yoktur. Öykü yazacak kadar deli cesaretini nereden buldun?

- Hayatım boyunca içimden geleni yaptım.
Neyi seviyorsam onun arkasından gittim. Cesaret buradan geliyor. Öyküleri seviyorum. Ve kalemim beni öyküye sürüklüyor.
Tam olarak neden bilmiyorum ama okur, öyküden biraz uzak... Üniversitede, sinema yazarlığı eğitimi alırken, kısa filmler yazar çekerdik. Hocalarımız, 'Kısa yazmak daha zordur' derlerdi. 9 öyküyü uzatıp, 9 romana dönüştürebilirdim.
Zoru seçtim. (Gülüyor)

Demedi mi biri gel şu işe romandan başla diye?

- Dediler. Ama haylaz bir yazarım sanırım. Söz dinlemiyorum. Bana bu uyarı yapılmadan önce başlamıştım öyküleri yazmaya.
Her yazdığım öyküyü sevdim ve onları terk edemedim!

Bunu sordum çünkü yazma işinin, eşle dostla yürümediğini, torpilinin olmadığını herkes bilsin istedim. Nedir Türkiye'de yazar olmanın zorluğu? Elbette kişinin yeteneği, bilgisi, şusu busu varsa?

- Sosyal medyadan sonra bir yazarlık sevdası başladı. Gönderisi, eş dostla beğeni alanların bir bölümü kendini yazar zannediyor.
'Eh madem bu kadar iyiyim. Bari bir kitap yazayım' diyor ve ortaya cümlelerin bir araya geldiği 'tanımlanamayan bir cisim' çıkıyor. Onlara kitap ya da bir eser demek mümkün değil! Tabii bu kendini kitap sanan yazılar, yayınevlerine yollanıyor. Biriken yüzlerce dosya bekliyor yayınevlerinde ve sıra sana gelmek bilmiyor. Bu birinci sorun, diğeri ise dağıtım.
Dünyanın en şahane kitabını yaz. Dağıtım iyi değilse, bittin! Kitabını kimse ne internette ne bir kitabevinde görmezse nasıl satacaksın? Sonra tanıtım devreye giriyor... "Ben bu kitabı yazdım" diye ortaya çıkacaksın. Bu bölümler çok yorucu.

BİR ERKEĞE TOKAT ATMAK

Kitabın son öyküsü, "Hep o şarkının yüzünden" başlıklı olan, tam biz kızlara göre. "Sırf sana benziyor diye usulca yaklaşıp" dedikten sonra adamın suratını şırraak diye tokatlaman... Söyler misin kuzum, aşk acısı kadının kaderi mi?

- Yok ya... Kader falan değil. Kadın, her şeyi bile isteye yapıyor. Canı aşk acısı çekmek istiyorsa çekiyor. Sıkılınca 'Tamam canım senin için ayırdığım aşk acısı süresinin sonuna geldik. Hadi güle güle' diyor. Kadın, o ağlayıp üzüldüğü, bağırıp çağırdığı dönemde aslında adamın ipini çekiyor! Adam farkında değil, 'Amaaan bu kadın beni ne kadar çok seviyor. Ne yapsam katlanır ve gitmez benden' diyor.
Sonra beyazperdede 'The End' yazısını okuyunca afallıyor. Kumandayı eline alıp filmi geri sarmaya çalışıyor ama ı-ıhhh!
Dedik ya, çekeceği aşk acısı süresini bile kadın kendi belirliyor!

'3 Erkek 1 Muhallebi' kitabın belki de en kadınsı öyküsü. Mistik bir başlangıç ve postayı koyup, kapıyı vurup gitmenin formülü var. Peki ya kapıyı vuramayanlar?

- Vuracaksın! O kapıyı vurmazsan hayat boyu mutsuz kalırsın. Dedim ya, aşk acısının da bir süresi olmalı. Kaç gün, kaç ay, kaç yıl... Bu söylediğim kolay değil elbette.
Ama şu hayatın değişmez kuralı:
Kapıyı çarpıp gittiğinde, sana başka bir kapı açılır. Sen elinden geleni yaptıysan ve karşındaki seni anlamak ve 'düzelmek' bilmiyorsa kural basit. Öyküde de mutluluğun formülü çok açık zaten!

AŞK CESURLARIN İŞİ


Günümüzde birçok kitabın yazarı, anlaşılmama üzerine master yapmış gibi. Anlaşılmaktan korkuyor muyuz?

- 'Üst perdeden' yazanlardan hoşlanmıyorum.
Madem canı anlaşılmak istemiyor, niye okurun karşısına çıkıyor?
Okur, hevesle kitabı alıyor. Ama sonra, 'Ne diyor bu adam' diye bitiriyor kitabı.
Anlaşılmadığında ortaya iyi bir eser çıkardığını zannetmek hastalıklı bir bakış açısı!

'Bay Luc'u anlatırken "Onlar sevmek ve sevilmekten korkmadı, siz de korkmayın" diyorsun. Sevgiden korkanların sayısı artıyor. Bir yazar olarak gözlemini merak ediyororum. Sence niye?

- Kaybetme korkusu! Çok çelişkili gözüküyor ama öyle... Kendini aşk, sevgi gibi çok güçlü bir duygunun kollarına bırakmak cesaret istiyor. Düşünsene hayatı tamamen değişecek. Birine bağlanacak.
Artık sadece onunla huzur bulacak.
Güne gülümseyerek başlayacak. Yatakta huzursuz dönüp durarak uyumaya çalıştığı gecelerin yorgunluğu yerine, huzurlu bir uykunun izini görecek aynada...

Oooo... Yine bir film sahnesi başladı... Eee sonra?

- Ve işte tam o sırada bir mesaj gelecek. Heyecanlanacak. Sahi en son ne zaman heyecanlanmıştı? Hadi okuyalım, ne yazılmış? Vaay... 'Kokunu özledim!'...
İnsan sadece aşık olduğu kişinin kokusunu sever ve özler. "Bunu okumak müthiş hissettirmiştir" derkeeennn, birdenbire korku sarıyor. Kaybetme korkusu! Beyninde aynı cümleler tekrarlanıyor. ' Ya beni terk ederse? Diğerleri gibiyse? Aynı aşk acısını bir daha çekmek istemiyorum' Ve korku, aşka galip geliyor. Kaybedecek bir şeyin olmazsa, kaybetme korkun da olmaz! Aşk, cesurların işi.

Suç Ortağı adlı öykü, tiyatro tadında. Lezzeti kıvamında. Bir romanın ip uçlarını veriyor gibi. Sırada roman mı var?

- Evet. İkinci kitap roman olacak.
Sinematografik bir dil kullanacağım.
Suç Ortağı'nın görsel duygusu çok yoğun...
Sanırım okuyucu, kahramanlar Selin ve Hilmi Onur'u 'görebiliyor'. O öykümü çok seviyorum. Kitapta ilk sıraya koyduk ama bu dönem yazdığım son öykü...
Son aşkım!

'İZMİR GİTME DİYOR'

İzmirlisin ama İstanbul merkezli bir işin var. İstanbul'a gitsen, burada 10 yılda aldığın yolu bir yılda alırdın. İnadına İzmir diyenlerden misin?

- Hem evet hem hayır... Hayatımda birkaç kez İstanbul'a gitmenin eşiğinden döndüm... Ben tam valizi toplamaya başlıyorum, her seferinde sanki İzmir beni elimden tutup 'Gitme' diyor. Her şey bir anda istediğim yönde değişiyor ve ben İzmir'den gidemiyorum.
Ve evet aşığım ben bu şehre...
İnatla seviyorum.

BENİM KAHRAMANLARIM ÇOK ÇILGIN'

Kitabı okuyanın, neredeyse oturup kahramanla sohbet edebileceği bir ortam var. Kitabı sen mi yazdın yoksa öykülerin kahramanlarının esiri mi oldun?

- Bence, kitaplardaki kahramanlar bir süre sonra kendi öykülerini yazmaya başlıyor. Yazarken, kahramana bir karakter veriyorsun.
Gerçek bir insandan farkı yok ki!
Artık onun neyi yapıp, neyi yapmayacağını biliyorsun. Benim kahramanlarım da çok çılgın. Beni bile dinlemiyorlar bazen! Kahramanların okurla diyalogu bu kitabın en önemli farkı sanırım. Her okuyan o bölümleri çok sevdi. Bu çok hoşuma gidiyor, çünkü ben büyük bir keyif aldım o bölümleri yazarken.
Oysa bu bir riskti. Okur, kitaptan da uzaklaşabilirdi. Ama ben riski göze aldım. 'Benim bu kadar içten yazdığım bölümü seveceklerdir' dedim.
Ve istediğim oldu. Kitabı okuyanlar, o bölümlerde uzaklaşmak yerine, tam tersi öykünün içine girdi...

kalan karakter 1000

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan YENİ ASIR veya yeniasir.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.