BİRKAN YÜKSEL TÜM YAZARLAR
Sessizlik
13.5.2017 | Arşiv

Sessizlik

Martin Scorsese'nin son filmi her şeyden önce yönetmenin o olup olmadığından emin olamama hissi uyandırıyor. Birçok bakımdan böyle bu; İlk olarak bir sinema efsanesinin, her bakımdan imkanlar taşıyan bir hikayeyi nasıl olup da bu kadar sıkıcı biçimde filme aktardığını merak ediyor insan. Ne görsel, ne anlatısal açıdan filmi çekici kılan tek bir istisna dahi yok. Sıradan Uzakdoğu kadrajları yahut inandırıcılıktan uzak modern öncesi Japonya prodüksiyonu görmezden gelinebilirdi. Ama bir de adanmış Cizvit rahibinin, suda kendini Hz. İsa olarak düşlediği -50'ler sinemasının teknik düzeyini anımsatan- sahnede olduğu gibi bazı acemilikler var ki herhangi bir hoşgörü gösterme imkanı bırakmıyorlar. Scorsese'nin seti genç ve deneyimsiz bir yönetmene bıraktığı fikrine kapılıyor insan.

YARAMAZLIK YOK!

Ama elbette asıl mesele bu kalibrede bir yönetmenin söz söyleme biçiminde uç veriyor. Katolik Kilisesi başta olmak üzere tüm batı muhafazakarlığını karşısına alma pahasına 'Günaha Son Çağrı' gibi bir başyapıt kotarmış, modern Amerikan tarihini filmlerinde ana akım trüklere pek yüz vermeden yeniden yazmış, kurgu ve akış dehası bir büyük sinema adamının, bu kadar merkez bir anlatıya emek etmesi, başlı başına kaşların havaya kalkması için yeterli. İman dolu Cizvit rahiplerinin Japonya'ya Hristiyanlık ışığını yaymaya çalışmasını konu edinen 'Silence', saf oryantalizmi, batı merkezli bakış açısı ve makul ön kabullerle flörtü sebebiyle Scorsese filmografisinin belki de en kötü yapımı olmaya aday.
Doğuya, herhangi bir batılı gibi bakması, vasatın üzerine çıkamayan hikayesi ve belki en önemlisi yıllar sonra 'inanç' meselesine bu kadar eleştirellikten uzak bir tonla eğilmesi, Scorsese için tüm kariyerinin izleyene üzüntü verici bir 'yanlışlaması' olarak da okunabilir.
Hristiyanlık inancını her türden şiddet yöntemi ve insanlık dışı bir baskı iklimi ile bertaraf etmeye çalışan Japon kolluk güçleri, bütün umutlarını batıdan gelecek fedakar rahiplerin mucizevi varlıklarına bağlamış Japon halkı ve her tehlikeyi göze almış iman dolu Katolik kilisesi mensupları.

HAYAL KIRIKLIĞI

Fotoğrafın keskinliği, sinemanın geldiği / gelmek zorunda kaldığı politik doğruculuk makulünün çok gerisinde bir ideolojik vasata yol açıyor. Özelde ise Scorsese sinemasıyla Silence arasında bir ilinti kurmak gerçekten mümkün değil. Fotoğrafı kuran unsurlar arasında geçişlilik yok, bu koşullarda er geç karşılaşmayı umduğumuz bir sorgulama, bir karakter dönüşümü yok, hiçbir şey yok. Kilisenin fonladığı herhangi bir propoganda filminden daha fazlasını vaat etmiyor Silence. Yöneten koltuğunda Scorsese'nin olması, hikayeye güç vermek yerine yalnız hayal kırıklığını artırıyor. Akıllarda kalan ve cılız da olsa filmin farklı bir rotaya gireceği umudunu doğuran bir sahnede, Hristiyan Japonların işkence görmesi karşısında derin bir teessüre kapılan Peder Rodrigues şöyle söylüyor; "Onca acıya dayanan bu insanlara, Tanrı'nın sükutunu nasıl açıklayabilirim?" Pedere katılıyorum. Yönetmen koltuğuna oturduğu bir filmde, Scosese'nin bu kadar sessiz kalması nasıl açıklanabilir?

kalan karakter 1000

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan YENİ ASIR veya yeniasir.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.