Konuk yazar Selahattin Gezer yazdı...
Yolda kalmış birine yardım edilir.
Susamışsa su verilir, açsa ekmek uzatılır. Çünkü yolda kalana yardım etmek hem insanlığın hem de dinimizin emridir. Nitekim İslâm, yolda kalmış kimseye, zengin bile olsa, yardım edilmesini tavsiye eder. Demek ki aynı yolu paylaşmak, beraberinde bir mesuliyeti de getirir.
Aslında hepimiz aynı yolun yolcularıyız.
Kimimiz buna dünya gemisi der, kimimiz uçak, kimimiz tren, kimimiz de büyük bir otobüs... Benzetme ne olursa olsun hakikat değişmiyor.
Dağlarla, denizlerle, ırmaklarla, kuşlarla, koyunlarla, keçilerle ve milyarlarca insanla aynı yolculuğu yapıyoruz. Irkımız, dilimiz, rengimiz, makamımız farklı olabilir; fakat yolumuz birdir. Hepimiz aynı dünya yolculuğunun içindeyiz.

DÜNYA YOLCULUĞU
Yolculuğun da bir edebi vardır. Hiç kimse yanındaki yolcuyu rahatsız etmez.
Gürültü yapmaz, başkasının huzurunu bozmaz. Koridorda yürürken bile dikkat eder. Çünkü bilir ki birkaç saatlik bir yolculuğu bile çekilmez hâle getirmeye kimsenin hakkı yoktur. Dünya yolculuğu da böyledir. Bir de yolculuk sırasında dikkatinizi çeken bir yolcu düşünün. Herkes bir şeyler yerken o sadece ikram edilenle yetiniyor. Belli ki bir sıkıntısı var. Böyle bir durumda vicdan sahibi bir insan ne yapar? Onu incitmeden hâlini hatırını sorar, mümkünse ihtiyacını karşılamaya çalışır. Çünkü aynı yolda yürüdüğümüz insanın derdi, bir yönüyle bizim de derdimizdir. İnsan sadece açlıktan dolayı yolda kalmaz. Nice insanlar vardır ki kalpleri susuz, ruhları yalnız, akılları ise hakikate muhtaçtır.
İşte asıl yol arkadaşlığı, yalnız ekmeği değil; merhameti, ümidi ve hakikati de paylaşabilmektir.
Bizler bu dünya yolculuğunda birbirimize yabancı değiliz. Aynı istikamete doğru ilerliyoruz.
İster inansın ister inanmasın, her insan doğumla başlayan bu yolculuğunu ölüm kapısına kadar sürdürüyor. Ölüm ise bir son değil; iman edenler için ebedî hayata açılan bir menzildir.
DUYARSIZ KALAMAYIZ
Öyleyse "Bana ne?" deme lüksümüz yoktur.
Nasıl ki uzun bir yolculukta bir yolcunun fenalaşmasına, düşmesine veya yanlış bir kapıdan inmesine kayıtsız kalmayız; öyle de dünya yolculuğunda insanların manevî yaralarına karşı da duyarsız olamayız. Fakat bunu yaparkenkırıcı değil, yapıcı olmalıyız. Maalesef bazıdönemlerde hakikatler, insanlara adetabaşlarına vurularak anlatılmaya çalışıldı.
Hâlbuki Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri'nin eserlerine bakıldığında bambaşka bir usul görülür. O, kalpleri incitmeden, aklı ikna ederek, vicdanı uyandırarak konuşur.
Hakikati bağırarak değil, ruhu okşayan bir üslupla dile getirir. Çünkü bilir ki kaba söz çoğu zaman kapıları kapatır; güzel söz ise kalplere sessizce girer. Zaten talebelerine bıraktığı en mühim düsturlardan biri de şudur: "Biz muhabbet fedaileriyiz; husumete vaktimiz yoktur." İşte hakikati anlatırken de bu düstur rehberimiz olmalıdır.
İşte bizim de vazifemiz budur. Lisan-ı münasiple, hikmetle, şefkatle ve güzel örnek olarak hakikati paylaşmaya çalışmak... Hidayeti verecek olan elbette yalnızca Allah'tır. Biz kimsenin kalbini değiştiremeyiz; fakat hakikate açılan kapının nezaketle çalınmasına vesile olabiliriz. Cenâb-ı Hak da bizden neticeyi değil, samimiyetle yerine getirilen vazifemizi ister. Bir insanın ayağı kaymak üzereyken elinden tutmak nasıl insanlık vazifesiyse, manevî bir uçuruma sürüklenirken de onu incitmeden uyarmaya çalışmak aynı şefkatin gereğidir.
Çünkü gerçek merhamet, sadece bedenin değil, ruhun da selâmetini istemektir.
İNCİTMEDEN UYARMALIYIZ
Bunun için insanlara sağlam bir Ehl-i Sünnet itikadını tanımalarına vesile olmaya gayret etmeliyiz. Resûlullah Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) Sünnet- i Seniyye'sinin rehberliğinde yaşamayı öğrenen bir insan, hem Rabbine karşı kulluğunu daha şuurlu yerine getirir hem de insanlara karşı daha merhametli, daha adaletli ve daha nezaketli olur. Evet, biz yolcuyuz. Belki birbirimizi hiç tanımıyoruz.
Belki aynı şehirde doğmadık, aynı dili konuşmuyoruz. Ama aynı dünya gemisinin yolcularıyız. Nasıl ki uçakta veya gemide bir kişinin taşkınlığı bütün yolcuların huzurunu kaçırıyorsa; bu dünyada da kötülük, zulüm, sefahat ve ahlâksızlık yalnız onu yapanı değil, toplumun tamamını yaralar. Onun için yol arkadaşlarımızı incitmeden uyarmalı, ümitlerini kırmadan hakikati hatırlatmalı, elimizden geldiğince ebedî saadetlerine vesile olmaya çalışmalıyız. Çünkü mümin, yalnız kendi kurtuluşunu düşünen insan değildir.
Şefkat, onu başkalarının da ebedî saadetini istemeye sevk eder. Düşünün...İzmir'den Erzurum'a doğru giden uzun bir tren yolculuğunda herkes aynı istikamete gider. Kimisi yataklı vagonda, kimisi kuşetlide, kimisi normal koltukta yolculuk eder. Varış noktası aynıdır; fakat yolculuğun rahatlığı aynı değildir. Ahiret yolculuğu da buna benzer. İman, insanın en büyük sermayesidir.
Fakat müminlerin ahiretteki dereceleri; imanlarının kuvvetine, ihlâslarına, takvalarına ve salih amellerine göre farklı olacaktır. Herkes kendi gayreti nispetinde Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve ihsanına mazhar olacaktır. Belki de bu dünyada karşılaştığımız hiçbir insan, tesadüfî bir yol arkadaşı değildir; her biri, bize emanet edilmiş bir şefkat imtihanıdır.
Öyleyse bu kısa dünya yolculuğunu birbirimizi iterek değil, birbirimize omuz vererek tamamlayalım.
Çünkü biz aynı yolun yolcularıyız. Aynı yolun kardeşleriyiz. Ve bir gün, hepimiz aynı büyük menzilin kapısına varacağız.

