Aliye dizisindeki Nusret karakteri ile popülerliğin doruğuna ulaşan başarılı oyuncu Ülkü Duru, tiyatrodan da asla kopmuyor. Bir oyun sırasında seyirciden yediği tokadı ise unutmuyor
ÖZKAN BİNOL
O doğuştan sanatçı Kah "Aliye" dizisinin "Nusret"i, kah "Vahşet Tanrısı" oyununun "Veronic"i. O Ülkü Duru. Sanat camiamızın en saygın isimlerinden biri. Bu sezon Fransızca oynadığı "Bay Hiç" oyunuyla tüm Fransızlar'a parmak ısırtan gururumuz. Onun hayatında tek bir şeye yer var: Sanat, sanat, sanat. Durum böyle olunca ben de kendisiyle sanatla dopdolu bir sohbet gerçekleştirdim. Keyfini çıkarın.
-Ülkü Hanım oyuncu olmaya nasıl karar verdiniz?
Küçük yaşta belediye konservatuarının bale bölümüne girip burayı bitirdim. Dolayısı ile sahne ile içi içe büyüdüm. Bir de ailecek çok fazla opera ve baleye giderdik. Küçükken evde sürekli oyunlar kurardım annemle babamla. Konservatuar bittiği zaman, bale yaparsam Türkiye'de çok mutlu olacağımı düşünmedim. Bizde modern bale, klasik baleden daha az gelişmiş durumda. O yüzden de balenin ömrü kısa diye düşündüm. Okul yıllarımda bir yandan da çocuk tiyatrosundaki oyunlarda oynamıştım. Ortaokul yıllarımda oyunlarda hem dans etmeye hem de oynamaya başladım. Oyunculukta karar kılınca Mimar Sinan Üniversitesi'nin tiyatro bölümüne gittim ve sonrasında da Devlet Tiyatrosu oyuncusu oldum.
-Tiyatro, TV, Sinema oyunculuğu arasında nasıl bir fark var sizce?
Teknik olarak bir fark görüyorum yoksa oyunculuk oyunculuktur. Mesela sinemada bir bölümü çekiyorsunuz ama devamlılığı yok, devamını başka bir gün çekiyorsunuz. Tiyatroda ise tam tersi bir durum söz konusu. Sahnede bir-bir buçuk saat o karaktere bürünmek zorunda kalıyoruz oyuncu olarak. Sinemadaki gibi o karakterden çıkayım da sonra tekrar o karaktere gireyim diye bir şey yok. Canlı olarak bir kesit sunuyorsunuz seyirci karşısında. Sinemada sahnenizi bitirince kenara çekilebilirsiniz. Bir de sahnede sesinizi, vücudunuzu daha fazla kontrol etme durumundasınız ama sinemada da kameraya daha farklı davranmak zorundasınız.
-Tiyatro mu, sinema mı?
Ben tiyatro oyuncusuyum bu nedenle de daha çok tiyatro yapıyorum ve tiyatronun prova aşamasını çok seviyorum. Bir buçuk, iki ay uğraşıp bir karakter yaratıyorsunuz, ilişki kuruyorsunuz diğer arkadaşlarınızla. O süreçte hem kendinizle hem o karakterle hesaplaşıyorsunuz. Aslında beyin, vücut ve düşünsel olarak bir değişime uğruyorsunuz. Sinemanın hazırlanma süreci daha farklı. Tiyatrodaki gibi öyle uzun provalar yapılmıyor. Fakat sinemanın zevki de çok ayrı. Çekim aşaması, set ekibi ayrı keyif, ayrıca kendinizi ömür boyu seyretme şansınız da oluyor. Seyircinin tepkisini anında hissetmek de tiyatro oyuncusu için başka bir keyif.
-"Miss Margarita Yöntemi" oyununda sahnedeyken talihsiz bir olay yaşadınız.
Maalesef. Ben o oyunda agresif bir öğretmeni oynuyordum. Seyirci oyuna kendisini öyle kaptırdı ki bana bir tane tokat attı. Sahnedeyken yaşanabilecek en talihsiz olaylardan bir tanesiydi.
-Peki ne yaptınız?
O interaktif bir oyundu ve seyirciye sorular soruyorduk. Ben de o seyirciye sanki bir öğrenciymiş gibi soru sorarken yanağını okşadım o da bana bir tokat attı. Çok kötü oldum ve "Derhal sınıftan dışarı çık" dedim. İlk cümlem bu oldu. O yüzden de seyirci önce anlamadı ne olduğunu. Antrakt olduğunda seyirci zaten bana tokat atan seyirciyi dışarı çıkarttırmış. Sonra role kaptırdım kendimi dedi. Bir sürü spekülasyonlar dolaştı. O bence bir kadının rol icabı olsa bile bir kendisine bağırmasına dayanamadı.
-Tiyatro, sinema ve televizyonda rolü neye göre seçiyorsunuz?
Aslında tiyatroda da uzun süredir kendi sunduğum projelerde oynuyorum. İlk önce hikayenin ilginç olması gerekir. Sonra oynadığım karakterin seyirciye bir şeyler verebiliyor olması lazım. Hayatımızı etkileyecek, değiştirebilecek, bizi farklı yönlere götürecek karakterleri tercih ediyorum.
-Birçok karakter canlandırdınız, size yakın olan hangisiydi?
İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda Berkun Oyan'ın yazdığı "Yangın Duası" diye bir oyun oynadım. Karakter olarak hiç ölmeyen üç cins insan vardı oyunda. Bir kadın, bir erkek, bir eşcinsel. Bunlar ölmek istiyorlar ama bir türlü ölemiyorlar. En sonunda da yer çekimi kalmadığı için boşlukta kalıyorlar. İşte bu oyunda canlandırdığım "Miçka" karakteri çok önemli benim için. Çünkü hem iyilikleri hem delilikleri olan çok yönlü bir karakterdi. Ölmeyen bir insanı canlandırmak da ayrıca çok zor. Martin Climp' in "Kır" isimli bir oyunundaki Corin karakteri önemlidir benim için. Bendeki içine kapanık, duygusal tarafı ortaya çıkardı. Kendimdeki o tarafı keşfettim. Corin çok durağan çok sakin bir kadındı, ben ise asla öyle değilim.
HUYUM BÖYLEYMİŞ! -Size de bir iç yolculuğu yaptırmış oldu...
Evet, zaten bütün karakterler oyuncuya yolculuk yaptırtır. Yaşınız kaç olursa olsun benim böyle huyum da varmış diyorsunuz sonunda da. Bir nevi kendi kendinize terapi yapıyorsunuz. Şu anda oynadığım "Vahşet Tanrısı" oyunundaki karakterim "Veronic" de benim daha baskın tarafımı ortaya çıkarıyor. Dominant, alaycı halimle beni yüzleştiriyor.
-Bir de "Nusret" karakteri var "Aliye" dizisinde canlandırdığınız...
O da sevdiğim ama bana son derece ters karakterdi. Fakat sonradan düşündüğümde benim de öyle bir tarafımın olduğunu keşfettim.
-Popüler olmak nasıl bir duygu? Popülerlik bazen sanatçı olmanın önüne geçebiliyor?
Ben aslında tanınan biriyim, magazinsel biri değilim. O yüzden de magazin basınının ilgini çekmiyorum. Popülerlik konusuna gelince, doğrusu kötü durumda değilseniz çok hoş bir şey. Sizi beğenen hayranlarınız var sevgilerini sunuyorlar. Eğer bundan rahatsız olan biriyseniz bu tarz bir iş yapmayacaksınız. Hem milyonlarca insanın izlediği dizlerde oynayıp popüler olmamak mümkün değil. Bundan da keyif almak gerekiyor diye düşünüyorum. Rahatsız edici olan özel hayatınızı taciz etmeleri. Bazen seyirciler bunu yapıyor. Mesela hastanede bir yakınınızı ziyarete geldiniz diyelim, orada biri gelip "Fotoğraf çektirebilir miyiz? "diyor. Bu durumda n'apabilirsiniz?
-Berkun Oya'nın "İyi Seneler-Londra" filminde bir caz şarkıcısını oynadınız. Filmin Türkiye'de pek kadri kıymeti bilinmedi ama yurt dışında size ödül getirdi.
Evet "Strasbourg Uluslararası Bağımsız Film Festivali"nde en iyi kadın oyuncu ödülünü aldım. "İyi Seneler- Londra" benim çok önem verdiğim bir filmdi. Öncelikle senaryo çok iyiydi. Türk seyircisinin çok da alışık olmadığı bir tarzdaydı. Beğenen de oldu beğenmeyen de. Berkun Oya'nın ileride yapacağı filmler için iyi bir başlangıç, iyi bir ilk film oldu. Filmde Ali Atay, Zuhal Olcay gibi çok beğendiğim oyuncularla çalıştım. Zuhal zaten çok beğendiğim bir oyuncu dostum. Filmde bir de Fransız oyuncu "Denis Lavant" vardı.
-Film Londra'da çekildi. Yabancı bir ekiple çalıştınız. Ne gibi farklar vardı?
Yurtdışındaki ekiple çalışmanın tecrübesi gerçekten çok farklı. Onların ne kadar profesyonel olduğunu görüyorsunuz. Bu kadar yıllık sanat hayatımda çekimden önce ilk kez bir makyöz benimle tanışmaya geldi. Bana alerjiniz var mı şu ürünü kullanıyor musunuz minvalinde çeşitli sorular sordu. Makyöz tenime baktı, fotoğrafımı çekti ve benim yüzümün üzerinde çalıştı. Burada ise biz makyözü ilk gün sette görürüz.
'Mükemmel Çift' mükemmel gidiyor! -"Mükemmel Çift" nasıl gidiyor?
Adı gibi mükemmel gidiyor diyebilirim. Yarı sit-com bazen dışarıda da çekimlerimiz oluyor. Bu dizide sevdiğim tiyatrocu arkadaşlarım; Tardu Flordun, Songül Öden ve "Vahşet Tanrısı"nda karı koca oynadığım Zafer Algöz ile çalışıyorum. Zafer'le gene karı koca oynuyoruz, gene didişiyoruz ama sahnedekinden farklı biçimlerde. Setimiz çok eğlenceli yoksa sıcak havalarda Bodrum yerine sette olmaktan dolayı sıkıntıda olacağım.
-Sabahattin Kudret Aksal'ın "Bay Hiç" oyununu Paris'te Fransızca oynadınız.
Fransa'daki "Türk Mevsimi" için hazırlanmış bir Kemal Ayan projesiydi bu. Fransız bir aktörle bu sezon başında Fransız Kültür'de sonra da şubat ayında Paris'te Fransızca oynadım. Benim için heyecan vericiydi. İlk defa yabancı dilde tiyatro oyununda oynuyordum. "İyi seneler- Londra" filminde de Fransızca sahnelerim vardı ama seyirci karşısında oynamak çok farklı bir duyguydu. Sonuçta çok ama çok memnun kaldım.
-Seyircinin tepkisi nasıldı?
Şaşırtıcı bir biçimde Fransızlar metni çok çok beğendi. Bizi de beğendiler tabii. Bence bu oyunun Paris'te sahnelenmesinin en önemli tarafı "Sabahattin Kudret Aksal"ın bir oyununun Fransa'da tanıtılmış olmasıdır.
-Bunda sizin de büyük katkınız var...
Oyuncu olarak kendimizi ve yazarlarımızı tanıtıyoruz. Onların dilinde oynamak hem beni geliştirici hem de hoş bir şeydi. Ben ayrıca "Sabahattin Kudret", "Melih Cevdet" gibi çok değerli oyun yazarlarımızın yabancı dile çevrilip oynanmasından, onların yurt dışında tanıtılmasından yanayım. Bu amaçla Fransız aktörlerle Odeon Tiyatrosu'nda da 3 kısa oyun için okuma tiyatrosunu yaptık. O da Fransa'daki Türk Mevsimi etkinlikleri içerisindeydi.
-Sonra bu oyunu "Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali"nde eşiniz İşdar Gökseven ile oynadınız...
Evet, uzun zamandır İstanbul'da "Sabahattin Kudret"in bir oyunu oynanmıyordu. Yıllar önce Ahmet Uğur'la "Önemli Adam"ı oynamıştık. O yüzden çok severim zaten Sabahattin Bey'in eserlerini. Kerem'le (Ayan) Türkçesini oynayalım diye karar verdik. Oyundaki erkek rolü için Kerem eşim İsdar Göksever için "Oynar mı?" diye sordu. Bende "O'na soracaksın" dedim ve İsdar da kabul edince kolları sıvadık. Oyunun Türkçesini ezberledim ve oynadık, çok da beğenildik. Önümüzdeki sezonda oynaya devam edeceğiz İnşallah.
-Ege deyince aklınıza ne geliyor?
Aklıma önce zeytin ve zeytinyağı geliyor. Ege denizinde yüzmeyi, arkadaşlarımla yelken yapmayı çok seviyorum. Bir de Ege insanını. Yazı Bodrum'da geçiriyorum neredeyse.
'Savaşlarla kötüye giden hayata ancak sanatla katlanılır!' -Seyircinize iletmek istediğiniz bir şey var mı?
Muhakkak herkesin çağımızda sanatla ilgilenmesini, ille kendileri birebir uğraşmasa bile -mesleği ne olursa olsun- her insanın şiir, müzik, sinema, tiyatroya zaman ayırmalarını istiyorum. Savaşlarla kötüye giden bu kadar zor bir hayata ancak sanatla katlanılabilir.
