Sava ve Tuna ırmaklarının hayat kazandırdığı Belgrad, tarih boyunca her milletin uygarlığına başkent yapılmak istenmiş. Acımasız akınlara ve doğal afetlere direnmiş
![]() Başlarken... Artık ülke dışına çıkmak ayrıcalıklı bir iş değil. Gazeteci olarak ilk kez 20 yıl önce Sofya'dan Berlin'e kadar Avrupa'yı dolaştım. Pek çok meslektaşımız bu gezilerini ballandırarak anlatıyor. Bu yüzden gözlerimizi ve objektifimizi; gündüz başka, gecenin karanlığında ışıklar eşliğinde bambaşka görünen binalara yönelttik. Avrupa, dünyanın her ülkesinde adını duyanların aynı zamanda içinde yaşama arzusu taşıdığı kara parçası... 90'lı yıllarda Sovyetler Birliği'nden kopan ülkelerin de katılmasıyla oluşan Avrupa Birliği (AB), çekim gücünü bir kat daha artırırken, birliğe üye ülkeler, "Birlikten doğan güç"le açıklarını kapatarak dünyanın daha renkli bir parçası haline geliyor. Ortasından ırmaklar akan kentlerin, ortaçağdan kalma binaları da mimarisiyle hayranlık uyandırmaya devam ediyor. İlk bakışta tutkuyla kendine çeken Avrupa kentlerine veda ederken, içinizde hep tamamlanmamış birşeylerin buruk tadı kalıyor. Yunanistan, Makedonya, Sırbistan, Macaristan, Avusturya, Almanya, Fransa, Monaco ve İtalya'ya uzanan bir seyahate çıktık. Bu sayfada dört gün boyunca aşkın ve hüznün kolkola gezdiği Avrupa'nın gizemli kentlerine yolculuğun kısa bir hikayesini okuyacaksınız. Bugün Tuna Nehri'nin iki yakasındaki gotik şehirler Belgrad ve Budapeşte ile başlıyoruz. |
Bütün dünyanın gözünde Avrupa'yı farklı kılan özelliklerin başında Avrupa'daki medeniyetlerin, düşünce akımlarının ve özgün yaşam stillerinin sadece kitaplarda kalan fantastik kurgular olmadığını bir bakışta anlatacak kanıtlar var; Hepsinin yaşandığı mekanların gerçekliği.. Medeniyetlerin olgun çevrelerde yaşayıp yükselebileceğini ilk bakışta binalarda görebiliyorsunuz. Her dönemin yaşam stilleri, adeta binaların duvarlarına sinmiş. Buraeda yaşayanlar, mimari harikaları gözü ölçüsünde korumuş. Ancak, doğa bu akıp giden yılların içinde sadece hayatları, düşünceleri, doğayı değil, bizzat insan eliyle inşa edilmiş bu yapıları da etkiliyor.
ASALETİ ASİLİĞİNDEN
Avrupa'nın ortak mimari yapısına kesinlikle debisi yüksek akarsuların şekil verdiğin düşünüyorum. Sırbistan'ın başkenti Belgrad, mimarinin doğayla, ortaçağın modern dünyayla kucaklaştığı kocaman bir şehir. Sava ve Tuna ırmaklarının hayat ve hareket kazandırdığı Belgrad'ı, tarih boyunca her milletin uygarlığına başkent yapmak istemiştir. 6 bin yıl boyunca Keltler, Romalılar, Bulgarlar, Bizans, Osmanlı, Avusturya, Yugoslavya ve nihayet Sırbistan'ın kalbi olmuş Belgrad.. Acımasız akınlara, onca badirelere, doğal afetlere direnmiş bu kentin, asaleti asiliğinde yatar.
Belgrad'a ilk ayak bastığım 1990'da savaşların izlerini daha belirgin olarak gözlemiş, bu büyük kentin sokaklarında merak ve heyecanla dolaşmıştım. Dünyanın en büyük hayvanat bahçelerinden Palic'i görmeyi belki de kentin yarattığı şaşkınlıktan kurtulmak için tercih etmiştim. Şimdi, ilgim ve dikkatim daha çok tarihi, mimari ve estetik değer taşıyan yapılara yöneldi. 1. yüzyılda Romalılar tarafından yapılan Kalemegdan (Kalemeydan), kenti tepeden görmenize olanak sağlıyor. Kale, Bizanslılar ve Osmanlılar tarafından defalarca yenilenmiş, 1980'lerden sonra yapılan değişiklikle günümüzde de sığınak olarak kullanılabilecek hale getirilmiş.
Kent merkezinde rahat yürüme olanağı sağlayan Knez Mihajlova'da ilerlerken gözlerimizi gezdirdiğimiz her mekanda, Türk insanını kıskandıracak yapılan görüyoruz. Klasik, neoklasik, barok ve hatta art nouveau binalar boy gösteriyor. Belgrad, Avrupa'daki bütün özgün mimari akımların örnekleriyle bezeli. Günlerce dolaşsanız, ilk kez gördüğünüz duygusu yaşatan yapılarla karşılaşmanız mümkün. Skadarlija, Eski Saray, St. Michael Katedrali, Vuk Vakıf binası, Kosovsa'da eski postane binası, St. Mark Kilisesi, Sırp Parlamento Binası ve St. Sava Tapınağı dokularını ve varlıklarını korumayı başarmış mimari harikaları.
İSTANBUL MEYDANI
Avrupa kentlerinin en belirgin ortak özelliği, Türkiye'den başka ülke görmemiş birisini şaşırtacak ölçüde geniş meydan düzenlemesidir. Belgrad da, 19. yüzyılda sokak-meydan dokusu yeniden tasarlanan bir kenttir. En eskisi 18. yüzyılda Habsburg hanedanı tarafından yaptırılan Stambol (İstanbul) Kapısı'nın yıkılmasıyla oluşturulan Republike Meydanı. Alexander Bugarski tarafından tasarlanan Ulusal Tiyatro Binası ve Floransalı mimar Enrico Pazzi tarafından yapılan Prens Mikhailo Obrenovic heykeli de bu kenti görkemli kılan eserlerin başına geliyor. Ancak, 2. Dünya Savaşı'nın ağır hasar verdiği bu eserlerden birçoğuna AB fonlarıyla yeniden hayat kazandırılmaya çalışılıyor.
Orta Avrupa'nın Paris'i BUDAPEŞTE
Tarihi dokusu, etkileyici mimari yapısı ve yüzyıllardır içinde yaşattığı insanları asilleştiren, kültürel zenginlikle ödüllendiren Budapeşte, bugün görenleri kendine hayran bırakıyor
Budapeşte'ye hangi kapısından girerseniz girin, ilk duygunuz, gördüğünüz ilk bina üzerine gelişecektir. Ben, 20 yıl önce hüzün ve hayranlık duygusunu birlikte yaşadım. İlk gece kenti ikiye bölen Tuna Nehri'nin kıyısında sabah göreceğim manzaranın heyecanıyla geç saatlerde uykuya dalabildim. Güneşin doğuşunu izlemek için, sisler arasında göz kırpan ışıklı şafakta uyandım. Ödülünü fazlasıyla veriyor bu kent insana. O kadar verimli olmayan son gezimde gözlerimi yine o muhteşem yapılardan ayıramadım.
Kenti tepeden, köprülerden, geniş ve uzun caddelerden, merkezden kıyılara giderken hep farklı görürsünüz. Özellikle yeni yapılanan alanlara baktıkça; Ortaçağ'ın, yeniçağ insanına armağan ettiği koskoca tarih mirasının geleceğe nasıl taşınacağına dair endişeleriniz de artıyor.
BUDA VE PEŞTE
10 milyon nüfuslu Budapeşte; Buda ve Peşte'nin birleşiminden oluşuyor. Tuna Nehri'nin iki yakasını birleştiren 8 köprü var. Yüksek mimari değere sahip olanları; "Arslanlı Köprü" ve "Elizabeth Köprüsü". Arslanlı köprünün hazin bir öyküsü var. Dönemin kralı, kusursuz bir köprü yapılmasını istiyor. Mimarı, "Ben" diye çıkıyor, "Ben yaparım. Hata bulursanız, kendimi bu köprüye asarım." Kısa sürede tamamladığı eserini gururla gösterirken, kral ilk bakışta hatayı buluyor. Dikkatle bakarsanız, arslanın dili yok. Rivayet o dur ki, mimar kendini köprüye asar. En yeni ve en zarif köprüsü; Elizabeth Köprüsü. Tuna nehrinin en dar kısmı üzerinde Buda ve Peste'yi birleştiriyor ve 290 metre uzunluğunda. İsmini, çok sevilen ve trajik şekilde suikaste kurban giden Avusturya-Macaristan kraliçesi Elizabeth'ten alıyor. Köprünün Buda tarafındaki küçük bir bahçenin ortasında kraliçenin heykeli bulunuyor.
TUNA HER DAİM AKIYOR
Tuna Nehri'nin muhteşem manzarasını en iyi şekilde gösteren tepelerden birisi Gellert Tepesi.. Doyumsuz seyir zevki, elbette fotoğraf çektirmek için muhteşem fırsatlar sunuyor. Türk ve Müslüman izlerine Macaristan'da bolca rastlanır. Elbette müzeler, sanat galerileri ve sergi salonlarının bolca bulunduğu Budapeşte'de Türk savaşlarından 12. yüzyıla uzanan dönemdeki benzersiz silah koleksiyonununun sergilendiği askeri müze, cami, tekke ve medrese gibi eserler de yer alıyor.
YARIN: VALSLERİN KENTİ, VİYANA

