MODERN yaşamın görünmez kurallarından biri artık neredeyse herkes için aynı: Daha fazla üret, daha hızlı çalış, zamanını boşa harcama. Toplu taşımada geçirilen birkaç dakikadan öğle molasına, sabahın erken saatlerinden günün son saatlerine kadar her anı "verimli" hale getirme çabası, üretkenliği bir alışkanlıktan çıkarıp sürekli hissedilen bir baskıya dönüştürüyor. Günün 24 saat olması dahi yetmiyor. Dinlenmek, boş boş oturmak ya da hiçbir şey yapmadan vakit geçirmek, modern insan için zaman zaman suçluluk duygusuyla birlikte geliyor.
BEKLENTİLER DE ARTIYOR
YAPILACAKLAR listesi hiç bitmezken, tamamlanan işlerin ardından bile "daha fazlasını yapmalıydım" düşüncesi zihni meşgul etmeye devam ediyor. Sosyolog Hartmut Rosa, bu durumu "hız toplumu" kavramıyla açıklıyor.Rosa'ya göre modern toplumdaki hızlanma üç temel boyutta gerçekleşiyor: teknolojik hızlanma, toplumsal değişim hızının artması ve yaşam temposunun hızlanması. Teknolojik gelişmeler, geçmişte saatler hatta günler süren pek çok işi dakikalar içinde tamamlamayı mümkün hale getirdi. İlk bakışta bu durum insanlara daha fazla boş zaman kazandırıyor gibi görünse de ortaya farklı bir sonuç çıkıyor. Kazanılan zaman, çoğu zaman dinlenmeye değil, yeni işlerin programa eklenmesine ayrılıyor.
YAŞAMIN HER ALANINDA
BİR işi daha kısa sürede tamamlayabilmek, beraberinde "O halde daha fazlasını da yapabilirim" düşüncesini getiriyor. Böylece teknoloji zaman kazandırırken, aynı zamanda daha hızlı olma beklentisini de yükseltiyor. Hız toplumunun ikinci boyutunu ise toplumsal değişimin giderek hızlanması oluşturuyor. Mesleklerden trendlere, gündemden yaşam biçimlerine kadar pek çok şey kısa sürede değişiyor. Bir hobi popüler hale geliyor, insanlar ona yöneliyor; ancak daha tam anlamıyla öğrenmeden yeni bir trend ortaya çıkıyor. Sonuçta bireyler çok sayıda konuya temas ederken bunların çok azında derinleşebiliyor. MBu hızlı değişim, kişinin çevresiyle ve yaptığı işlerle kurduğu bağı da zayıflatıyor. Rosa'nın yaklaşımında bu durum yabancılaşma duygusunu güçlendiren unsurlardan biri olarak öne çıkıyor. Teknolojik gelişmeler ve toplumsal değişimin hızlanması, kaçınılmaz olarak yaşam temposunu da artırıyor. Günün sınırlı olması, yapılacakların ise sınırsız görünmesi insanları sürekli bir yetişme telaşına sürüklüyor. Yeni bir şey öğrenmek, yeni bir hobi edinmek, kitap okumak, spor yapmak ya da sosyal ilişkiler kurmak bile zamanla birer "görev" gibi algılanabiliyor. Bir uğraş kısa sürede sonuç vermediğinde ise vazgeçmek kolaylaşıyor. Böylece sürekli yeni başlangıçlar yapılıyor ancak bunların çok azı sabırla sürdürülebiliyor.
DİKKAT SÜRESİ KISALIYOR
SÜREKLİ yeni uyarıcılarla karşılaşmak, dikkat üzerinde de baskı oluşturuyor. Kısa videolar, hızlı içerik akışı ve anında tüketilen bilgiler, zihni sürekli yeni bir uyaran beklemeye alıştırabiliyor. Bunun sonucunda uzun süre tek bir işe odaklanmak zorlaşabiliyor. Bir kitabın birkaç sayfasını kesintisiz okumak, uzun bir yazıyı sonuna kadar takip etmek ya da tek bir konu üzerinde uzun süre düşünmek eskisinden daha fazla çaba gerektirebiliyor. Hızın ödüllendirildiği bir dünyada sabır, giderek daha fazla emek isteyen bir beceriye dönüşüyor.

