Giriş Tarihi :
Psikoloji bilimi, insan davranışlarını anlamak amacıyla yola çıktı; ancak 20. yüzyılda yapılan bazı deneyler, insan doğasına dair beklenmedik ve rahatsız edici gerçekleri gözler önüne serdi. İtaat, uyum, saldırganlık, korku ve hafıza gibi temel psikolojik süreçleri inceleyen bu çalışmalar, bireyin sandığı kadar bağımsız ve özgür davranmadığını ortaya koydu. Bugün ders kitaplarında okutulan bu deneylerin bir bölümü, deneklerin yaşadığı psikolojik travmalar nedeniyle ciddi etik eleştirilere maruz kaldı. Buna rağmen söz konusu çalışmalar, hem psikoloji biliminin gelişimine yön verdi hem de "Ben olsam farklı davranırdım" düşüncesini sorgulatacak çarpıcı sonuçlar sundu. İşte insan zihninin sınırlarını zorlayan ve hâlâ tartışılmaya devam eden psikoloji tarihinin en sarsıcı 10 bilimsel deneyi…
ROBBERS CAVE DENEYİ (1954)
Muzaffer Şerif, grup çatışmalarının nasıl oluştuğunu araştırdı. Bir yaz kampındaki çocuklar iki gruba ayrıldı. Başta birbirlerinden habersiz olan gruplar, rekabet içeren oyunlarla karşı karşıya getirildi. Kısa sürede düşmanlık ve saldırganlık başladı. Ancak gruplara ortak hedefler verildiğinde çatışma azaldı. Deney, toplumsal çatışmaların nasıl azaltılabileceğine dair önemli ipuçları sundu.
BOBO DOLL DENEYİ (1961)
Albert Bandura, saldırganlığın öğrenilip öğrenilmediğini araştırdı. Çocuklara, yetişkinlerin şişme bir oyuncağa (Bobo Doll) şiddet uyguladığı videolar izletildi. Daha sonra çocuklar aynı oyuncakla yalnız bırakıldı. Şiddet içeren görüntüler izleyen çocuklar, aynı davranışları tekrar etti. Bu deney, davranışların sadece doğrudan deneyimle değil, gözlem yoluyla da öğrenilebildiğini ortaya koydu. Medya ve şiddet ilişkisi tartışmalarının temelini oluşturdu.
ELİZABETH LOFTUS – SAHTE ANI DENEYLERİ
Loftus, insan hafızasının güvenilirliğini sorguladı. Deneklere çocukluklarına dair sahte anılar anlatıldı. Bir süre sonra bazı denekler bu olayları gerçekten yaşamış gibi hatırlamaya başladı. Soruların biçimi değiştirildiğinde, anıların içeriği de değişti. Bu deneyler, tanık ifadelerinin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Hukuk sisteminde büyük yankı uyandırdı.
KÜÇÜK ALBERT DENEYİ (1920)
John B. Watson, korkuların doğuştan mı yoksa öğrenilmiş mi olduğunu araştırdı. Deneyde, "Albert" adı verilen bir bebeğe beyaz fare gösterildi. Fare her göründüğünde yüksek ve korkutucu bir ses çıkarıldı. Kısa süre sonra Albert, fareyi gördüğünde ses olmasa bile ağlamaya başladı. Daha da çarpıcısı, korku duygusu tüylü diğer nesnelere de genellendi. Deney, fobilerin öğrenilebileceğini gösterdi ancak etik açıdan büyük tepki topladı.
HALO ETKİSİ DENEYLERİ
Bu deneyler, insanların tek bir olumlu özelliğe bakarak genel bir yargıya vardığını gösterdi. Fiziksel olarak çekici bireyler daha zeki, daha güvenilir ve daha başarılı olarak algılandı. Oysa bu değerlendirmelerin çoğu nesnel değildi. Beyin, kısa yollar kullanarak karar veriyordu. Halo etkisi, işe alım süreçlerinden sosyal ilişkilere kadar pek çok alanı etkiliyor. Deneyler, ilk izlenimlerin ne kadar yanıltıcı olabileceğini kanıtladı.
MİLGRAM İTAAT DENEYİ (1961)
Stanley Milgram, insanların otorite karşısında ne kadar ileri gidebileceğini test etmek istedi. Deneklere, yanlış cevap veren bir kişiye elektrik şoku vermeleri söylendi. Gerçekte şoklar yoktu; ancak denekler bunun gerçek olduğuna inanıyordu. Deneklerin büyük çoğunluğu, karşı tarafın acı çektiğini duymasına rağmen, beyaz önlüklü otorite figürünün talimatlarını yerine getirdi. Bazıları ciddi stres yaşadı, terledi ve titredi. Deney, "Ben olsam yapmazdım" düşüncesinin ne kadar yanıltıcı olabileceğini ortaya koydu.
HARLOW'UN MAYMUN DENEYİ (1958)
Harry Harlow, sevgi mi yoksa beslenme mi daha önemlidir sorusuna yanıt aradı. Bebek maymunlar, biri telden yapılmış ve süt veren, diğeri yumuşak ama besin içermeyen iki yapay anneyle bırakıldı. Maymunlar çoğu zaman süt veren tel anne yerine yumuşak anneye sarıldı. Korktuklarında da yumuşak anneyi tercih ettiler. Bu deney, duygusal bağın hayatta kalma kadar önemli olduğunu kanıtladı. Aynı zamanda bağlanma kuramının temel taşlarından biri oldu.
ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK DENEYİ (1967)
Martin Seligman, kontrol duygusunun psikoloji üzerindeki etkisini inceledi. Deneyde, kaçma şansı olmayan hayvanlara elektrik şoku verildi. Daha sonra kaçabilecekleri bir ortam sunuldu. Ancak hayvanların çoğu kaçmayı denemedi. Bu durum, bireyin sürekli başarısızlık yaşadığında çabalamayı tamamen bırakabileceğini gösterdi. Deney, depresyonun psikolojik mekanizmalarını anlamada çığır açtı.
ASCH UYMA DENEYİ (1951)
Solomon Asch, bireyin grup baskısı karşısındaki davranışını inceledi. Deneklere basit çizgi karşılaştırma soruları soruldu. Ancak ortamda bulunan diğer kişiler (deneyciyle anlaşmalı) bilerek yanlış cevap verdi. Deneklerin büyük bir kısmı, doğru cevabı bildiği halde çoğunluğa uymayı tercih etti. Bu durum, sosyal onay ihtiyacının mantığın önüne geçebileceğini gösterdi. Deney, toplumsal uyumun bireysel düşünceyi nasıl bastırabildiğini açıkça ortaya koydu.
STANFORD HAPİSHANE DENEYİ (1971)
Philip Zimbardo tarafından yürütülen bu deney, sıradan insanların kısa sürede nasıl baskıcı ve zalim rollere bürünebildiğini gösterdi. Denekler rastgele gardiyan ve mahkûm olarak ayrıldı; üniversitenin bodrumu geçici bir hapishaneye dönüştürüldü. Gardiyan rolündeki öğrenciler, herhangi bir yönlendirme olmadan sert, aşağılayıcı ve otoriter davranışlar sergilemeye başladı. Mahkûmlar ise kısa sürede psikolojik çöküş yaşadı, bazıları ağlama krizlerine girdi. Deney, planlanan iki haftalık sürenin sadece 6. gününde durduruldu. Bu çalışma, "kötülüğün bireysel değil durumsal olabileceği" fikrini psikoloji literatürüne güçlü biçimde soktu.