Konuk yazar Selahattin Gezer yazıyor...
Hayırlı seneler. Kur'ân insanın varlığını bir tesadüf olarak değil, doğrudan bir ilâhî hitap olarak ele alır: "İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder?" (Kıyâmet, 36) Demek ki hayat, yalnızca yaşanacak bir süreç değil; anlamı fark edilecek bir emanettir. Bediüzzaman Said Nursî, hayat meselesini felsefî bir temele oturtur ve açıkça şunu söyler: "Hayat, kâinatın neticesi ve gayesidir." (Sözler) Yani taş, toprak, yıldız ve atom; hepsi hayata hizmet eder. Hayat ise insanda şuur kazanır. Şuur, varlığın konuşmaya başlamasıdır. Bugün karşımızda acı bir tablo var: Bazı küçük yaşta "küçük anne-babalar"... Anne-babasını hayatından silen, onları bir yük gibi gören bir gençlik dili kullanıyor, hatta zulüm ediyor. Oysa insan, dünyaya gelirken tertemiz bir fıtratla gönderilir. Bediüzzaman bu hakikati şu cümleyle özetler: "Fıtrat, ahlâk-ı seyyieyi kabul etmez." Ne var ki kontrolsüz ekranlar, hakikat aranmayan tabletler, internet ve haz merkezli bir hayat tarzı, bu fıtratı zehirliyor.

ANNE-BABAYA ZULÜM
Evet, geçmişte de bazı sevgisiz ve zalim anne-babalar vardı. Bu inkâr edilemez. Ancak Bediüzzaman'ın ölçüsü nettir: "Zulüm, kimden gelirse gelsin zulümdür." Bugün ise başka bir zulüm çeşidiyle karşı karşıyayız: Evladın anne-babaya zulmü. Öyle gençler var ki; anne-babasına bir bardak su vermeyi ağır görüyor. Hizmet etmiyor; hizmet bekliyor. Sürekli talep ediyor ama vermeye gelince geri duruyor. Hayatına vesile olana saygı duymuyor. Bediüzzaman'a göre hayat, sahip olunan bir mülk değil, verilen bir emanettir: "Hayat, Rahmân'ın en kıymetli ihsanıdır." Bu ihsanın en büyük şükrü ise, o hayata vesile olanlara hürmettir. Anne-baba, sadece biyolojik bir sebep değil; ilâhî ikramın kapısıdır. İnsan, bu kapıdan geçerek yoklukta kalmamış; varlık âlemine davet edilmiştir. Üstelik sıradan bir varlık olarak değil. Kur'ân'ın ifadesiyle: "Biz insanı en güzel surette yarattık." (Tîn, 4) Bediüzzaman bu ayeti şöyle okur: "İnsan, kâinatın en câmi' ve en nazik meyvesidir." Yani her şeyden hisse alabilecek, iyiliği de kötülüğü de tartabilecek bir kabiliyete sahiptir. Buna rağmen bir gencin, arzuları karşılanmadığında anne-babasına dönüp "O zaman beni doğurmasaydınız" demesi büyük bir idraksizliktir. Çünkü Bediüzzaman'ın temel ölçüsü şudur: "Adem (yokluk) zulümattır.
" MANEVİ BİR CİNAYET"
Yokluk; umut değildir, çözüm değildir, kaçış değildir. Karanlıktır. Varlık ise nurdur. Hayat; tövbenin, telafinin, iyiliğin ve anlamın imkânıdır. Resûlullah (s.a.v.) bu hakikati ahlâkî bir bağa dönüştürür: "Rabbin rızası, anne-babanın rızasındadır." (Tirmizî) Son söz: Bugün annebabanız için hangi iyiliği yaptınız? Hangi davranışınızla onların duasını aldınız? Hangi sözünüzle kalplerini incitmek yerine tamir ettiniz? Asıl mesele budur. Dünyaya gelişimize vesile olanlara sitem etmek, "doğurmasaydınız" demek; sadece nankörlük değil, hayatın kıymetini inkâr eden manevî bir cinayettir. Allah hepimize, hayat nimetinin farkında olmayı; bu nimetin en büyük vesileleri olan annebabalarımıza karşı hürmetkâr olmayı ve onların duasıyla yürümeyi nasip etsin

