Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA Dış Politika Direktörü Prof. Dr. Murat Yeşiltaş'ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı tüm boyutlarıyla ele aldığı analiz dizisinin son bölümünde anlaşmanın Tahran, Washington ve Abu Dabi nezdindeki karşılığı, olası asimetrik kriz alanları ve oluşan bu stratejik çerçevenin sahadaki gerçek sınaması mercek altına alınıyor.
İRAN NASIL BAKABİLİR?
İran ise anlaşmayı İsrail'den daha ciddi bir stratejik gelişme olarak değerlendirebilir. Verilen ilk tepkiler de bunu doğrular nitelikte. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, İran'la doğrudan bir çatışmaya girmek istemiyor. Her üç ülkenin de Tahran'la sürdürmesi gereken ekonomik, siyasi ve güvenlik ilişkileri bulunuyor ancak İran açısından belirleyici olan, üç ülkenin bugünkü niyetlerinden çok gelecekte birlikte üretebilecekleri ortak kapasitedir. Üç büyük bölgesel aktör arasında düzenli askeri koordinasyon kurulması, Tahran'ın uzun süredir yararlandığı parçalı bölgesel güvenlik yapısını değiştirebilir. İran'ın ilk tepkisi, muhtemelen anlaşmayı açıkça karşısına almak yerine üç ülke arasındaki farklılıklardan yararlanmak olacaktır. Tahran, Türkiye ile sınır güvenliği, ticaret, enerji ve Suriye; Pakistan ile Belucistan ve sınır güvenliği; Suudi Arabistan ile Körfez istikrarı ve diplomatik normalleşme üzerinden ayrı ilişkiler geliştirebilir. Böylece üçlü yapının ortak bir İran politikası oluşturmasını engellemeye çalışabilir. İran'ın kullanabileceği ikinci araç ise asimetrik baskı kapasitesidir. Husiler üzerinden Suudi Arabistan'a yönelik baskının artırılması, Irak ve Suriye'deki silahlı gruplar aracılığıyla Türkiye'nin çıkarlarının hedef alınması veya Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı'nda gerilimin yükseltilmesi, anlaşmanın dayanıklılığını test edebilir. Tahran'ın amacı, doğrudan geniş çaplı bir savaş başlatmaktan çok, tarafların bir saldırı karşısında ne ölçüde birlikte hareket edeceğini görmek olabilir. Anlaşmanın gerçek sınaması da bu noktada ortaya çıkacaktır. Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları, Türkiye veya Pakistan'ın doğrudan askeri desteğini beraberinde getirecek mi? Suudi Arabistan tarafından kullanılan Türk yapımı bir platformun vurulması, Türkiye'ye yönelik bir saldırı olarak değerlendirilecek mi? Daha önemlisi, İran'ın olası bir Amerikan saldırısına karşılık Suudi petrol tesislerini hedef alması halinde Ankara ve İslamabad, nasıl bir tutum izleyecek? İran'a yönelik Amerikan ve İsrail askeri baskısının devam etmesi, bu anlamda kırılgan bir yapısal çerçeve oluşturuyor.
ABD'NİN TEPKİSİ NE OLUR?
ABD'nin yaklaşımı ise bütünüyle olumsuz olmayabilir. Riyad'ın güvenliği için yalnızca Washington'a dayanmak istememesi, Amerikan etkisinin göreli olarak azalmasına işaret ediyor. Bununla birlikte bölgesel ortakların kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk üstlenmesi, uzun süredir dile getirilen bir Amerikan beklentisidir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın bölgesel istikrara katkı sağlayan bir savunma kapasitesi oluşturması, ABD'nin askeri yükünü azaltabilir. Washington açısından temel mesele, yeni yapının Amerikan çıkarlarıyla ne ölçüde uyumlu olacağıdır. Anlaşma, İran'ı caydırır, deniz yollarının güvenliğini güçlendirir, enerji altyapısını korursa ve sürdürülebilir bir bölgesel düzen oluşturursa ABD tarafından desteklenebilir. Buna karşılık yapı, Washington'dan bağımsız bir siyasi bloka dönüşür, Çin ile savunma işbirliğini genişletir veya İsrail üzerinde yeni bir baskı oluşturursa Amerikan yaklaşımı değişebilir. Bu durumda ABD, silah sistemlerinin kullanım şartları, teknoloji transferi ve istihbarat paylaşımı üzerinden üç ülkenin hareket alanını sınırlamaya çalışabilir.
KÖRFEZ'DE YENİ REKABET
BAE de anlaşmayı yakından takip edecektir. Abu Dabi, Türkiye'nin Körfez güvenliğinde daha görünür bir rol üstlenmesini kendi bölgesel etkisi bakımından ihtiyatla değerlendirebilir. Türkiye-BAE ilişkilerinde son yıllarda önemli bir normalleşme yaşanmış olsa da Körfez güvenliğinde artan Türk askeri etkisi, yeni bir rekabet alanı oluşturabilir.Mekke Anlaşması, bu açıdan iki farklı sonuç üretebilir. Savunma amaçlı, şeffaf ve bölgesel istikrarı destekleyen bir yapıya dönüşürse daha geniş bir güvenlik diyaloğunun önünü açabilir. Tam da bu noktada söz konusu anlaşmanın bölgenin diğer ülkeleri tarafından cazip bir güç ve çekim merkezine dönüşme ihtimali de bulunmaktadır. Buna karşılık anlaşma, bölge içinde İran, İsrail veya BAE tarafından dışlayıcı bir blok olarak algılanırsa ve bölge dışından Hindistan gibi ülkeler nezdinde tehdit olarak okunursa yeni dengeleme girişimlerini, silahlanmayı ve karşı ittifak arayışlarını hızlandırabilir. Bu nedenle anlaşmanın askeri boyutu kadar diplomatik yönetimi de önem taşıyor. Her şeye rağmen Mekke Anlaşması, bölgesel güvenlik düzenindeki daha kapsamlı bir değişime işaret ediyor. Büyük güçlerin taahhütlerinin daha seçici hale geldiği, savaşların bölgeselleştiği ve askeri teknolojilerin tehdit alanını genişlettiği bir ortamda bölgesel güçler daha fazla sorumluluk üstleniyor ve kolektif bir caydırıcılık mimarisi inşa etmek için tarihi bir adım atıyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın attığı adım da bu yeni eğilimin bir parçasıdır.
BÖLGESEL GÜVENLİK MİMARİSİ İNŞA EDİLİYOR
Mekke Ortak Savunma Anlaşması, henüz tamamlanmış bir askeri ittifaktan ziyade inşa edilmeye açık bir stratejik çerçeve olarak görülmelidir. Anlaşmanın etkisini imza töreninin siyasi sembolizmden öte, önümüzdeki dönemde oluşturulacak kurumsal ve operasyonel kapasite belirleyecektir. Ortak savunma ilkesinin hangi tehditleri kapsadığı, karar mekanizmalarının nasıl işleyeceği ve tarafların hangi somut yükümlülükleri üstleneceği, temel sorular olmaya devam ediyor. Öte yandan bir süredir tecrübe edilen kriz yönetme kapasitesi, söz konusu üçlü mekanizma ile yeni ve sağlam bir çerçeveye kavuşturulursa sürdürülebilir ve kapsayıcı bir bölgesel çerçeveye dönüşebilir. Bu nedenle anlaşmanın en büyük sınaması, düşük maliyetli siyasi dayanışma döneminde değil taraflardan birinin saldırıya uğradığı ve diğerlerinin ciddi askeri maliyet üstlenmek zorunda kaldığı anda yaşanacaktır.

