KONUK YAZAR SELAHATTİN GEZER YAZDI...
Çocuktum. Daha önce anlatmıştım ama bazı tekrarlar güzeldir. 5-6 yaşlarındaydım. Oruç tutmaya dedem teşvik ederdi. Ben de çocuk hâlimle niyetlenir, gün ilerledikçe açlığa dayanamaz, huysuzlanırdım. Ama dedemin bir nevi pedagojik yaklaşımıyla orucu tutmayı başarırdım. Bazen elma şekeri, bazen kırık leblebi, bazen de kestane vaadi sabrımıza roket takardı. Yine bir gün acıkmış mızmızlanmıştım. Dedem hiç kızmazdı. Tarakçı Zakir denince herkesin tanıdığı dedem gülümser, evin bir köşesindeki keçi postunu gösterirdi. "Bak oğlum," derdi, "Şu postun kıllarını say. Sayabilirsen sana yirmi beş kuruş vereceğim." Yirmi beş kuruş... O günün çocuğu için azımsanacak bir para değildi. Ben de büyük bir ciddiyetle postun başına oturur, saymaya başlardım. Bir... iki... üç... Bir süre sonra bildiğim rakamlar tükenirdi. Aynı sayıları tekrar eder, nerede kaldığımı unutur, yeniden başlardım. Keçi postunun kıllarını hiçbir zaman sayamazdım. Ama vakit geçer, ezan okunur, iftar olurdu. Dedem de sözünde durur, cebinden yirmi beş kuruşu çıkarıp yine de verirdi.
MESELE TAŞ DEĞİLDİ
Evet, zenginiz; çünkü hayalimiz ve hayretimiz var.
Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki dedem bana yalnızca yirmi beş kuruş vermemiş. Farkında olmadan ömür boyu taşıyacağım bir merakı da hediye etmiş. Çünkü bazen insanın en büyük kazancı, ulaştığı cevaplar değil; peşine düştüğü sorulardır. Çocukluğumdan beri zihnimi meşgul eden başka bir soru daha vardı. Eğer Dünya'nın bir ucundan öbür ucuna dümdüz bir tünel açılsa ve o tünele bir taş bırakılsa ne olurdu? Taş karşı taraftan çıkar mıydı, yoksa yerçekimi onu Dünya'nın tam merkezinde mi tutardı? Çocuk aklımla hep ikinci ihtimali düşünürdüm. "Herhâlde ortada kalır." derdim. Yıllar geçti. Hayat, insanı çocukluk sorularından uzaklaştırıyor zannediyorsunuz. Oysa bazı sorular büyüyor; insanın peşini hiç bırakmıyor. Bir gün İşârâtü'l-İ'câz'ı okurken Bediüzzaman Hazretleri'nin arzın merkeziyle ilgili satırları karşıma çıktı. Çocukluğumun o sorusu yeniden uyandı. Bu defa merakım beni fen ilmine götürdü. Öğrendim ki Dünya'nın çapı yaklaşık on iki bin yedi yüz kırk iki kilometreymiş. Doğrusu şaşırdım. Daha büyük zannediyordum. Hayalim, İzmir'den Dünya'nın tam karşı tarafına uzanan bir tünel açtı. Bir taş bıraktım. Yerçekimi onu merkeze doğru çekiyor, merkezden sonra da karşı tarafa doğru yükseltiyordu. İdeal şartlarda tekrar geri dönüyor, gerçek hayatta ise sürtünme ve enerji kaybı sebebiyle en sonunda yine merkeze yerleşiyordu. Birden fark ettim ki çocukluğumdan beri beni meşgul eden mesele taş değilmiş. Düşünebilmek ve hayretmiş. Meğer ben Dünya'nın merkezini değil, hayretin merkezini arıyormuşum. Hayret bitmiyordu. Yerin merkezindeki ateşin hararetini, şiddetini merak ederken güneşle kıyaslayıp, güneşin daha şiddetli olduğunu ve oradan Allah korusun, yakıtı taş ve insanlar olan cehennemin şiddetini anlamak için de Japonya'ya atılan küçücük bir atom bombasının daha yakıcı olduğunu... İşte orman yangınları yahut komple Palandöken dağları alev olsa ve yansa ondan bile atomunun gücü daha yakıcı ve tesirli olacağını düşünmek...

SANATKARA ULAŞMAK
İnsan gerçekten aciz bir varlık. Bir keçi postunun kıllarını sayamıyor. Gökyüzüne bakıp yıldızları saymaya kalkıyor. Sonra Dünya'nın merkezini merak ediyor. Ardından galaksileri düşünüyor. Ne garip değil mi? Aklımızın ulaşamayacağı kadar büyük hakikatlerin peşine düşüyoruz. Fakat belki de insanı insan yapan tam da budur. Bir merak ve hayretle kanıtın Sanatkâr'ına ulaşıyoruz. Sayamayacağını bile bile saymaya başlamak... Tam kavramayacağını bile bile anlamaya çalışmak... İşte ilim de böyle başlıyor. Tefekkür de... Marifet de... Ne gariptir ki bedenimiz birkaç kilometre yürümekten yoruluyor; ama hayalimiz bir anda Dünya'nın merkezine iniyor, sonra yıldızlara ulaşıyor. Galaksileri dolaşıyor, milyarlarca kilometreyi tek bir düşüncede aşıyor. Sonra... Dönüp bir zerrede duruyor. Çünkü anlıyor ki yıldızı yaratan Kudret ile zerreyi yaratan Kudret aynıdır. İşte o anda akıl susuyor. Kalp "Allah..." diyor. Dil ise sadece o hayranlığın tercümanı oluyor: "Sübhânallah..." Ben nedense yıldızlardan çok zerreyi severim. Çünkü yıldız uzaktadır. Zerre ise elimin üzerindedir. Soluduğum havadadır. Kalbimin atışındadır. Gözümün gördüğü her şeydedir. Bir zerre bazen bana bir galaksiden daha yüksek sesle Allah'ı anlatır. Belki de bu yüzden öğrendiğim bazı hakikatlerle yerimde duramam. Kalkar, odanın içinde birkaç tur atarım. Şükrederim. Çünkü anlamak da nimettir. Hayret etmek de... Ele avuca sığmayan hayal, tefekkürün kanatlarıyla Dünya'nın bir ucundan girip öbür tarafından çıkar. Yıldızlara kadar zıplar. Sonra döner; bütün hayranlığıyla "Allah!" der. Dili de O'nun sonsuz kudreti karşısında "Sübhânallah!" diye tercüman olur. Rabbim, bize kâinatı sıradanlaştıran gözler değil; her gün yeniden hayret eden kalpler nasip etsin. Hayretimizi artırsın. Çünkü hayret, aczimizin ve zaafımızın en zengin sermayesidir. Ne dersiniz, biz zengin miyiz? Evet, zenginiz; çünkü hayalimiz ve hayretimiz var.

