KONUK YAZAR SELAHATTİN GEZER YAZDI...
Aklın terazisini bozan, ruhun dengesini altüst eden bir hülyanın peşinde koşuyor insanoğlu. Parmakla gösterilmek, dillerde dolaşmak, kalabalıkların alkış tufanında yankılanmak... Oysa sorulması gereken ilk soru şudur: Eğer kalıcı ise gelin şöhret olalım! Bakın etrafınıza; bir ağaçta makam ve mevki sahibi olma sevdası olsaydı, toprağın karanlığındaki çamuru emip geriye bal gibi elmayı, kaysıyı, narı verir miydi? O ağaç, lisan-ı haliyle adeta şöyle fısıldar: "Ben ağaç olmakla, meyve vermekle vasıflandırılmışım. Bundan daha büyük makam, bundan daha yüce bir mevki mi olur benim için?" Peki ya insan? İnsanda güzel ahlak, Hak Taala'nın emirlerine itaat ve samimi bir ibadet olmadıktan sonra, dünyanın en yüksek makamı onun olsa neye yarar? Bütün dünyevi unvanların üstünde bir mevki sahibi olsa neyi değiştirir?

İNSANIN HAKİKİ MAKAMI Bizler asıl hakikati unutuyoruz: İnsanın en hakiki makamı ve yüksek mevkisi, aslında kendi aczi ve fakrıdır. İnsanı Rabbine yaklaştıran, O'nun katında mertebe kazandıran bundan başka hiçbir vesile yoktur. İnsan, kendi çaresizliğini ve hiçbir şeye sahip olmadığını idrak edip kabul ederek, her şeyin mutlak sahibinin Allah olduğuna iman ettiği an, hakiki manada en yüksek makama erişir. Nitekim çölün ortasındaki Veysel Karani Hazretleri...
HESABINI YAPMALIYIZ
Fakat ne yazık ki insan, bu hakikate gözünü kapatıp, nefsin yanılsamalarına kanıyor. Bugün baştacı edilenlerin yarın adının bile hatırlanmadığı bu fani sahnede şöhret dediğin nedir ki? Başkalarının zihninde kurduğun derme çatma bir krallık, başkalarının bakışlarına hapsettiğin kölece bir özgürlük... Bir yaprak uğruna koca bir ağacı baltalamak, fani bir tebessüm için ebedî bir saadeti feda etmektir şöhret sevdası. Neyi neye fedaettiğimizin hesabını yapmak zorundayız.Fani insanların hüsnükabulü,muvakkat bir hürmet veya üç günlükbir unvan; ebedî âlemin yanındabir zerre bile etmezken, o zerreyigüneşe tercih etmek nasıl bir akıltutulmasıdır? Alkışlar söndüğünde, ışıklar çekildiğinde ve o büyük yalnızlık anı geldiğinde insanın elinde kalan tek hakikat; Yaratıcısının ondan razı olup olmadığıdır. İlla bir şöhret arzusu varsa insanda, fıtratındaki o hissi büsbütün söküp atmak yerine istikametini değiştirmelidir. Madem kalbinde görünmek, eser bırakmak meyli var; o halde bu duyguyu hayra tebdil etmeli! Misal, ressamlığa kabiliyeti varsa, öyle tablolar çizmeli ki insanları derin tefekkürlere sevk etsin. Bir tuvalin karşısında duran bir insan, o ince sanata bakıp "Her şeyin yaratıcısı Allah'tır" diyerek imanına vesile bulsun.
SADAKAT VE HİZMET
Bakın şu gökyüzündeki güneşe... Güneşin şöhret olmak, makam elde etmek gibi bir derdi var mıdır? O, kulluk vazifesini adeta yana yakıla yaparken; nurani ışığını ta uzaklardan bizlere ulaştırarak vazifesini ifa eder. Bu sadakat ve hizmet, onun şöhreti olarak ona yeter de artar bile! Başka fani alkışların peşinde koşmasına ne lüzum var? Zaten insan, eşref-i mahlukat olarak yaratılmış, bütün arzın halifesi kılınmışken daha hangi rütbenin, hangi ucuz şöhretin peşine düşer ki? Meleklerin alkışlayacağı bir kulluk hayatı yaşamak, ruhanilerin gıpta ile bakacağı ahlaklı bir insan olmak... İşte ne kadar nezih, ne kadar mübarek bir şöhrettir bu! Rabbim bizlere O'nun rızasını kazandıran böyle müsbet şöhreti, helal dairesindeki o hakiki itibar ve makamı nasip eylesin. Fani dudakların senasına değil, Baki olanın rızasına talip olanlardan eylesin.

