Güç kullanarak, şiddet, tehdit yoluyla bir kişinin hürriyetini engellemek, rızası dışında arzu edilen bir davranışa ya da itirafa zorlamak bedeni eziyet ve işkence asla kabul edilemez
Allah'ın birliğine inanmak, aynı zamanda bütün yaratıkları değerli görme şuur ve basiretini kazanma vesilesidir. Bütün varlıklara merhametle davranmak ve onlara karşı sorumluluk bilinci içinde olmak Müslümanlığın şiarlarındandır. Yerde ve göklerde her şeyin yaratıcısının Allah olduğunun Kuran'da sık sık tekrar edilerek tekrarı, insanın evrene ahlaki ve estetik bir gözle bakmasını talep eder. Özellikle de insana Allah'ın yüklediği değeri gereği gibi idrak etmek icap eder. Sadi Sirazi'nin deyişi ile "insanoğlu birbirinin bir gövdenin uzuvları gibidir, birine bir zarar geldiğinde acısını bütün azaları çeker." Hz. Ömer gibi, Fırat kıyısında bir kuzuyu kurt kapsa, onun mesuliyetini hissetmek gerekir. Bu yüzden insanı bütün olarak görmek gerekir; marifet küçük hesaplarla bakmakta değil, Yunus gibi "pazar eyledim götürü; yaratılanı severim, yaratandan ötürü" diyebilmek lazım. Yani ayırmadan, sınıflandırmadan, seçmeden birlik ve bütünlük gözüyle insanı görmek gerek. Her bir ferdin onuru, izzeti nefsini korumak, kusurlarını bağışlamak gibi asil bir tutumlar üzerinde Kuran ısrarla durur: "Rabbinizin bağışına ve takva sahipleri için hazırlanmış... Cennete koşun! O takva sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever." (İmran, 133-134)
Kuran, insan haysiyetini ve itibarını zedeleyecek alaylara, tahkir edici lakaplara ve arklarından çekiştirmeye karşı her bir ferde nefsini koruma hakkı tanır. "(Ey müminler!) Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın... Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın... Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin (Hucurat, 11-12). İftira, gıybet, dedikodu, hasetlik gibi insanın manevi itibarını ve haysiyetini zedeleyen eylemler, ağır bir dille eleştirilmelidir.
ŞİKAYET EDECEK
Diğer insanlara ve varlıklara karşı bütüncül bir bakışın kazandırması gereken bir başka haslet, insanların ve canlıların fiziki ve bedeni bütünlüklerinin korunmasıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) keyfi ve gereksiz yere öldürmeyi yasaklamıştır. Nesai'deki bir hadiste şöyle buyrulur: "Kim boş yere bir hayvan öldürürse kıyamet günü o hayvan sesini Cenabı-ı Hakka yükseltip 'Ey Rabbim, falanca beni boş yere öldürdü, bir fayda için öldürmedi' diye şikayet edecektir."
Çoğu zaman, hırs ve öfke ile diğer varlıklara fiziksel şiddet uygulama eğilimde olanlara rastlanır. Güç kullanarak veya şiddet yolu ile tehdit yoluyla bir kişinin hürriyetini engellemek veya rızası dışında arzu edilen bir davranışa veya ifade vermeye ya da itirafa zorlamak bedeni eziyet ve işkence asla kabul edilemez. Allah işkenceden kurtardığı İsrail oğullarına: "Hani sizi Firavun ailesinden kurtarmıştık. Onlar size en kötü işkenceyi uyguluyorlardı. Oğullarınızı öldürüyor, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı" buyurur. (Araf, 141) Müminlere işkence edecek olanlara da azap vaat eder: "Şüphesiz mümin erkeklerle mümin kadınlara işkence edip, sonra da tövbe etmeyenlere; cehennem azabı ve yangın azabı vardır." (Büruc, 10) Bu nevi hallerde, ister insanlara hükmetme hırsı ile olsun, ister bazı bilgiler elde etmek için olsun insan bedenine zarar vermek, onun vücudunu istismar etmek, en temel insani haklarını ve değerleri ihlal etmektir. Bir hadis-i şerifte, "Resulullah (s.a.v) yüzlere vurmayı yasakladı" buyrulur.
YOĞUN NEFRET
Çünkü yüz, her ferdin ayırt edici simasıdır, ona zarar verilmesinin yol açacağı maddi manevi zarar telafi edilemez. Hz. Peygamber, savaş durumunda bile "Kimseyi mağdur etmeyin, müsle (hakaret maksadıyla cesetleri tahrip etmek) yapmayın ve çocukları öldürmeyin" gibi yasaklar getirmiştir. Her nevi işkence, insanı en ağır haysiyetsizliğe maruz bırakır ve bunun sonucu olarak da işkence edene karşı en yoğun nefret duygularını uyandırır. İnsanın bedeni özgürlüğünün ihlali, toplumun temelini sarsar.
Prof.Dr. MEHMET DEMİRCİ Sevinelim çünkü Allah var Dindar insanlar diğerlerine kıyasla ortalamada daha mutlu bir hayat sürer ve intihar, dindarlarda dört kat daha azdır. "Tanrı yok" deyip "başına buyruk" yaşayınca, mutluluk zorlaşı
Londra'daki bir grup ateist, otobüslere şöyle bir ilan asmıştı: "Muhtemelen Tanrı yok. Endişelenmeyi bırakın ve hayatın tadını çıkarmaya bakın." Allah'ın yokluğu fikri, "endişelenmemek" ve "hayatın tadını çıkarmak" için bir gerekçe sayılıyor. Gerçekten öyle mi acaba? Şöyle düşünenler olabilir: Allah'a ve dine inanmak, insanı hayatın lezzetlerinden alıkoyar, neş'eyi öldürür, insana keder ve karamsarlık verir. Mesela Ortaçağ Katolik Kilisesi'nde böyle din yorumları görülmüştür.
ENDİŞESİZ OLMAK
Ancak neş'eyi Allah'ın rahmetinin bir yansıması olarak teşvik eden din anlayışları da vardır. Günümüzün Batı Hıristiyanlığı'nda ve İslam'ın özellikle tasavvuf yorumunda buna rastlanır. Eğer İngiliz ateistlerinin düşüncesi doğru olsaydı, inançsızların dindarlardan daha "endişesiz" olması gerekirdi. Dolayısıyla "stressiz" bir hayat sürmesi beklenirdi.
Oysa psikolojik istatistikler şöyle diyor: Dindar insanlar diğerlerine kıyasla ortalamada daha mutlu bir hayat sürüyor. İntihar dindarlarda dört kat daha azdır. Hayat boyunca daha az psikolojik sorun yaşıyorlar. "Tanrı yok" deyip "başına buyruk" yaşayınca, mutluluk zorlaşıyor. O halde şöyle bir slogan, hayatın gerçeğini bize daha iyi anlatır: "Sevinin, çünkü Allah var. O'nu bilerek yaşayın ve mutlu olun."
Ziya Osman Saba, Allah inancıyla mutlu olan şairlerimizdendir. "Rabbim nihayet sana" şiirinde şöyle der:
Rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz...
Artık ne kin, ne haset, ne de yaşamak hırsı,
Belki her sabah vakti, belki gece yarısı,
Artık nefes almayı bırakıp gideceğiz...
Ben artık korkmuyorum, her şeyde bir hikmet var
Gecenin sonu seher, kışın sonunda bahar.
Belki de bir bahçeyi müjdeliyor şu duvar,
Birer ağaç altında sevgilimiz, annemiz.
Gece değmemiş sema, dalga bilmeyen deniz,
En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz
Ümitler içindeyim, çok sükür öleceğiz...
Görülüyor ki şairimiz için ölüm korkulacak bir son değildir. Tam tersine, huzur ve sükunetin hakim olduğu bir hayatın başlangıcıdır. Hatta ona göre, ölüm olmasa hayatın da anlamı kalmaz.
O, dünyayı şöyle görür: Burada iki yüzlülük, aşırı ihtiraslar hakimdir. İnsanlar birbirlerine karşı kötülük yapıp durmaktadırlar. Ebedi saadetin hakim olduğu tek yer ahirettir.
Ziya Osman Saba'nın "Ahret" başlıklı bir şiiri de vardır:
Bu garip dünyada ben yadırgadım yerimi...
Yıllardan sonra bir gün, görüp çektiklerimi,
Tanrım, bir meleğine emredecek: "Yetişir!"
Gözlerimi o saat sessiz kapayacağım.
Beni bekleyedursun bir köşede yatağım;
Bütün yorgunluğumu alacak bir teneşir.
Bir yükü atmış gibi, içimde bir hafiflik,
Oraya geçmek için aşacağım bir eşik,
Bir lahza tutacağım bana uzanan eli.
Bir el gözlerimdeki perdeyi sıyıracak.
Onları bulacağım... Ve annem şaşıracak:.
"Oğlum! Ne kadar da büyümüş ben görmeyeli."
İnancın mutluluğa yol açtığını söylemiştik. Çünkü inanan Allah'ı sever. O'ndan eserdir diye, gördüğü her şeyi sever. Kur'an'da sık sık "Görmüyor musunuz, ibretle bakmıyor musunuz?" hitapları yer alır.
Bunları çoğumuz biliriz ama bir türlü içselleştirip hal edinemeyiz. Hal edinenler: "Dağlar ile taşlar ile / Çağırayım Mevlam seni / Seherlerde kuşlar ile / Çağırayım Mevlam seni" demişlerdir.
Bu anlayışın çağımızda da örnekleri vardır. Ziya Osman Saba'nın "hayret" şiirine böyle bakabiliriz:
İlk defa bakıyorum, Rabbim her şeye.
Yeryüzünü yeniden görür gibiyim
Bakıyorum renkler var: Mavi, yeşil, mor,
Gökyüzünde bulutlar uçup gidiyor.
Yollarda insanları, kuşu köpeği,
Öğreniyorum yeni baştan sevmeyi.
Şu alem ayan ettiğin bize,
Ağaç, yol, yaprak meğer her şey mucize!
Anlıyorum her bir işte meramını,
Sevmeyi, ölmeyi, ömrün devamını.
Anlıyorum, şu kuş neden yuva yapıyor.
Anlıyorum, Allah'ım, kalbim niçin çarpıyor.
Ziya Osman Saba, gördüğü her şeyin bir amaç için yaratıldığını fark eder. Böylece içini büyük bir huzur kaplar. Ağaç, kuş, çiçek tabiatta bir ahengi sağlıyor. Hayat ve ölüm de böyledir. Bunlar birbirine zıt gibi görünse de, aslında birbirini tamamlamaktadır. Şairimiz yaşama sevinciyle doludur.
Onun "İyilik" şiiri şöyledir:
Sabah... Ah şükrederek çıkmak geceden.
Ayak bastığım kıyı, yeniden doğuş.
Sabah, beliren evim, bahçeler ve sen,
Henüz uyuyan dallar, havalanan kuş.
Bu sabah bilmiyorum bu kırlar nere?
Çamlardan çimenlere dökülen sükun.
Geçen ömrümü bana söyleyen dere,
Sessizce yaşamayı öğreten koyun.
Bir yol başlıyor gibi, ümitli, rahat.
Tanrım! bu sabah içim senin eserin:
İyilik, teselliler, merhamet, şefkat...
İçimde bir sabahın, o kadar serin.
Bilinmez sevgililerle yıkanan gögüs.
İyilik... Ürperişi vücutta ruhun.
İyilik... Beyaz koyun, gülümseyen yüz,
Şu bahar, mavi gökler, yemyeşil sükun.
Bu sabah gözlerimle okşadıklarım,
Her şey, bütün tabiat, ağaçlar, dere,
Ey bütün sevdiklerim ve sen ey Tanrım!
Titrek elleri öpmek, kapanmak yerlere...
Bir Ayet
Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, Allah'a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. (Maide, 8)
Bir Hadis
Resulullah şöyle buyurdu: "İslam dini beş esas üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in (sav) Allah'ın Resulü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, hacca gitmek ve Ramazan orucunu tutmak." (Buhari, İman 1)
Bir Kıssa Bir Hisse Boyayı mı, yoksa boyacıyı mı beğenmediniz?
Hikmetli sözleri ile tanınan Lokman Hekim siyahi ve kalın dudaklı bir kimse idi. Onun sözlerini duyan ve hikmetine hayran olan birisi bir gün Lokman Hekim'in yanına çıkagelir. Fakat adam onu görür görmez,
hayalindeki Lokman siyah derili, kalın dudaklı bir kişi olmadığı için şaşkınlığından ne diyeceğini bilemez. Lokman Hekim'e duyulur duyulmaz bir sesle selam verir, fakat adamın adeta nutku tutulmuştur, anlaşılmaz ifadeler mırıldanır. Adamın içinden geçenleri sezmiş olan Lokman Hekim dayanamaz ve sonunda adama şu sözlerle çıkışır:
- Neden öyle şaşkın bakıyorsun, kardeş? Boyayı mı beğenemedin, yoksa boyacıyı mı?
Adama cevap vermez.
Sonra Lokman kendisi eder:
-"Bak" der, "benim, ne yüzümün siyahlığında ne de dudaklarımın kalınlığında bir tesirim var. Onları Yaratan öyle yaratmış, öyle uygun görmüş. Benim tercihim değil."
Böylece, o kimseye, herkesin ancak kendi iradesiyle kazandıklarından sorumlu olduğunu hatırlatmış.
