Prag'a ilk adım attığında bir şehre değil, bir hâle girmiş gibi hissediyorsun. Gökyüzü çoğu zaman gri; ama bu gri insanı boğan değil, içine çeken bir renk. Arnavut taşları ayaklarının altında düzensiz ama kararlı. Her adımda hafif bir ritim var; sanki şehir yürüyüşünü bile sana fark ettirmeden yavaşlatıyor. Geçmişle bugün, bu taşların arasında birbirine değiyor. Burası Kafka'nın şehri. Onun iç sıkıntısının, sıkışmışlığının ve kelimelere dökülemeyen düşüncelerinin doğduğu yer. Eski Şehir Meydanı'ndan dar sokaklara sapınca, Arnavut taşları daha da belirginleşiyor; pürüzlü, sabırsız ve net. Kafka'nın metinleri gibi... Düz değil, rahat değil ama gerçek. Burada insan kalabalığın ortasında bile yalnız hissedebiliyor. Kaçmak istesen bile bu taşlar seni yine kendine çıkarıyor.

BİR KAHVE MOLASI
Tam bu noktada bir kafeye oturmak gerekiyor. Küçük, sessiz, ahşap masalı bir Prag kafesi... Cam kenarındasın. Dışarıda Arnavut taşlarının üzerinden geçen ayak sesleri yankılanıyor. İnsanlar acele etmiyor; zaman bu sokaklarda yavaş akıyor. Önünde bir kahve, zihninde yarım kalan cümleler. Yazmıyorsun belki ama düşünceler ağırlaşıyor. Prag'ın sunduğu en büyük lüks bu: durabilmek.
KARL KÖPRÜSÜ
VE sonra Karl Köprüsü... Gün akşama dönerken kulaklığını takıyorsun. Depeche Mode - Enjoy the Silence çalmaya başlıyor. Köprünün taşlarıyla şarkı aynı dili konuşuyor. Kalabalık var ama ses yok gibi. Şarkı ilerledikçe Arnavut taşlarının sertliği bile yumuşuyor sanki. Vltava Nehri ağır ağır akıyor, heykeller susarak eşlik ediyor. O an anlıyorsun: Bazen hiçbir şey söylememek, her şeyi anlatıyor. Prag'da Nazım Hikmet'i düşünmemek mümkün değil. Kafka'nın karanlığına karşılık, Nazım'ın içinden gelen o dirençli umut... Yabancı bir şehirde yürürken, Arnavut taşlarının üstünde dengede kalmaya çalışmak gibi. Zor ama mümkün. Şehre yukarıdan baktığında, Nazım'ın dizeleri kendiliğinden düşüyor aklına: "En güzel deniz: henüz gidilmemiş olanıdır." Prag da biraz öyle... Geri dönsen bile, içinde hep tamamlanmamış bir yer bırakıyor.

MALA STRANA SOKAKLARI
AKŞAM çökerken Mala Strana sokaklarında yürüyorsun. Sarı ışıklar, eski binalar ve Arnavut taşlarının üstünde uzayan gölgeler... Şehir konuşmuyor ama anlatıyor. Kim olduğunu, ne hissettiğini sormuyor. Olduğun hâlinle kabul ediyor seni. Prag'dan ayrılırken fark ediyorsun: Bu şehir sana yüksek sesle bir şey öğretmedi. Arnavut taşları gibi; sert, sessiz ve kalıcıydı. Yanına oturdu, sustu ve seni dinledi. Kesin olan bir şey var: Prag, senden bir parça aldı ve sana sessiz ama ağır bir iz bıraktı.

