İnsan dünyayla kurduğu ilk bağlardan bazılarını henüz konuşmayı öğrenmeden edinir. Bir tencereden yükselen yemek kokusu, kızgın yağın sesi, fırından yeni çıkmış ekmeğin sıcaklığı ya da mutfakta hazırlanan bir yemeğin kokusu, çocukluk hafızasının en güçlü izleri arasında yer alır. Damak tadının temelleri de çoğu zaman bu ilk deneyimlerle atılır. İnsan, büyüdüğü evin ve coğrafyanın yemek kültürünü farkında olmadan öğrenir; zaman içinde farklı mutfaklarla tanışsa bile çocuklukta oluşan bu ilk lezzet haritası hafızasında varlığını korur. Dünyanın farklı bölgelerinde yetişen insanların damak alışkanlıkları da yaşadıkları coğrafyanın mutfak kültüründen izler taşır. Hindistan'da büyüyen bir çocuk baharatların yoğun aromalarıyla, Yunanistan'da yetişen bir çocuk ise zeytinyağı, balık ve Akdeniz mutfağının karakteristik tatlarıyla erken yaşlarda tanışır. Türkiye'de ise bu deneyime yüzyıllar boyunca şekillenen zengin bir mutfak kültürü eşlik eder. Anadolu'nun farklı bölgelerinde gelişen tarifler; tahıl, et, sebze, bakliyat ve baharatların çeşitliliğiyle birlikte kuşaktan kuşağa aktarılır. Ancak geniş bir mutfak mirasının içinde kişinin en güçlü lezzet referansı çoğu zaman çok daha özeldir: Evinde pişen yemekler. Çocuklukta sofraya gelen yemekler yalnızca beslenme alışkanlıklarını değil, aynı zamanda duygusal hafızayı da şekillendirir. Yıllar sonra duyulan bir çorba kokusunun insanı çocukluğuna götürmesi, eski bir pilavın aile sofralarını hatırlatması ya da bir sarma yemeğinin başka hiçbir yerde aynı hissi vermemesi bu hafızanın izleridir.

