Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan itibaren izlediği nüfus politikaları, ülkenin temel varoluş stratejilerinden biriydi. Kurucu lider Mustafa Kemal Atatürk'ün nüfusu artırma hedefli (pronatalist) siyasetinin, 1965 sonrası Batı'dan gelen baskılar ve Rockefeller'ın müdahaleleriyle bir kenara bırakılmasıyla Türk nüfusu hızla düşüşe geçti. Ancak 2000'li yılların başından itibaren Türkiye, bu demografik hatadan geri dönme ve bölgesel/küresel güç hedeflerine ulaşma yolunda yeni ve kararlı adımlar attı...

Atatürk, milli gücün temelini dinamik ve kalabalık bir nüfus olarak gördü. Bu sebeple 1923-1963 yılları arasında uygulanan teşvik edici politikalar ve sağlık şartlarındaki iyileşmeler sayesinde, ülke 1955-1960 döneminde yüzde 3'e yaklaşan bir nüfus artış hızını yakaladı. Bu yüksek hız, hem ekonomik kalkınma hem de askeri kapasite için hayati bir zemin oluşturdu. Atatürk dönemi yasal düzenlemeleri, bu ulusal hedefe uygun olarak, doğum kontrolünü kısıtlayıcı bir çerçevede tuttu.

DIŞ GÜÇLERİN KALKINMA TUZAĞI
Ancak, 1960'ların başında bu pronatalist politika, Batı'dan gelen güçlü bir eleştiriyle karşı karşıya kaldı. Bu eleştiri, nüfus artışının "ekonomik kalkınmanın önündeki en büyük engel" olduğu tezine dayandı. Bu sesin ardında ise John D. Rockefeller III ve onun kurduğu güçlü uluslararası örgüt olan Population Council (Nüfus Konseyi) yer aldı. Rockefeller'ın Konseyi, ülkemizde doğum kontrolünü yaygınlaştırarak küresel nüfusu kontrol altına almayı misyon edindi. Türkiye'deki nüfus artış hızını düşürme girişimi, temelde dış kaynaklı ve sistematik bir projeydi. 1962 yılında, NATO ve OECD gibi Batı kurumlarından gelen baskılar, "Türkiye'nin refah seviyesini yakalaması için nüfus artış hızını düşürmesi" gerektiği vurgusuyla Meclis gündemine taşındı. Bu dış baskı ve Nüfus Konseyi'nin raporu doğrultusunda, 1965 yılında 557 sayılı Nüfus Planlaması Kanunu çıkarıldı ve Atatürk dönemi politikaları resmen sona erdi.
NÜFUS OYUNUNU BİZZAT TAKİP ETTİ
Rockefeller, sadece kurumsal raporlarla yetinmedi. Türk nüfusunu düşürme gayretlerini bizzat takip etti. Başbakan Süleyman Demirel'e mektuplar yazarak planlamanın hayata geçirilmesi için doğrudan siyasi baskı uygulamakla kalmadı, Şubat 1966'da Türkiye'ye gelerek temaslarda bulundu.
Bu ziyaretin ardındaki net talep, Türkiye'nin nüfus planlaması konusunda İslam dünyasına liderlik etmesiydi. Bu baskılar ve lobi faaliyetleri sonucunda, ülkenin kalkınması için nüfus artışının azaltılması bir yöntem olarak kabul edildi. Vakıflar, dernekler ve basın aracılığıyla yoğun bir propaganda başlatıldı. İki çocuklu aile ideal gösterilerek nüfus artışı bir "öcü" gibi sunuldu. Bu keskin dönüşün demografik faturası ağır oldu.
Atatürk'ün büyük çabalarla yükselttiği doğurganlık hızı, Rockefeller'ın baskıları ve dış kaynaklı planlama kanunu ile hızla düşmeye başladı. 1960'ta 6.38 olan doğurganlık hızı, sürekli azalarak 2024'te 1.48'e kadar indi.

EN AZ ÜÇ ÇOCUK SÖYLEMİ
Bu dramatik oran, nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2.1'in çok altındaydı ve Türkiye'nin uzun vadeli demografik istikrarını tehlikeye atıyordu. 2000'li yılların sonuna gelirken Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın nüfus meselesini en üst düzeyde ulusal politika önceliği haline getirmesi ise tam bir demografik krizi tersine çevirme hamlesiydi.
Erdoğan'ın özellikle evli çiftlere yönelik "en az üç çocuk" söylemi, Türkiye'nin yeniden pronatalist politikaya döndüğünün en net ilanıydı. Erdoğan'ın 8 Mart 2008 tarihli Yeni Asır Gazetesi'nde yayınlanan "Nüfusun yaşlanmaması için en az 3 çocuk yapın. Batı şu anda ağlıyor. Biz de incelettik. Eğer böyle gidersek 2030 yılında Türkiye'nin nüfusu yaşlı bir nüfus haline geliyor. Bunlar, Türk milletinin kökünü kazımak istiyor. Nüfusun azalmamasını istiyorsak 3 çocuk olmalı" sözleri, sadece bir sosyal tavsiye değil, Türkiye'nin bölgesel ve küresel bir güç olma vizyonunun demografik teminatını oluşturma girişimiydi. Başkan Erdoğan, bu vizyonu hayata geçirmek için kapsamlı adımlar atarak ekonomik adımlardan aileyi merkeze alan politikaların yürütülmesine ve aile planlaması stratejisinin yeniden düzenlenmesine kadar çok boyutlu bir strateji benimsedi. Geçmiş propaganda ve algılar bu strateji ile tersine çevrildi.
Atatürk'ün başlattığı ve Rockefeller'ın müdahalesiyle kesintiye uğrayan pronatalist politika, Başkan Erdoğan'ın kararlı adımlarıyla yeniden hayat buluyor. Bu politika dönüşümü, Türkiye'nin bölgesel ve küresel güç olma yolundaki vizyonunun ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü demografik güç, genç ve dinamik iş gücü sağlayarak sürdürülebilir yüksek ekonomik büyüme potansiyeli sunar. Nüfusu yaşlanan Batı ve rakipler karşısında genç ve kalabalık bir nüfus, Türkiye'nin askeri ve diplomatik ağırlığını artırıyor. İç pazarın canlılığını korur ve yerli üretimi destekler. Özetle, 1960'larda dış baskılarla dayatılan ve ulusal çıkarlarla çelişen politika terk edildi; yerine Türkiye'nin bekası, ekonomik büyümesi ve stratejik hedefleri için hayati önem taşıyan, Atatürk'ün vizyonunu güncelleyen bir pronatalist strateji devreye sokuluyor. Bu strateji, Türkiye'yi yeniden güçlü bir demografik temele oturtarak bölgesel ve küresel alanda iddialı bir oyuncu yapma gayretinin anahtarını elinde tutuyor.

ROCKEFELLER'DAN KOMİSYON HAMLESİ
John D. Rockefeller III ve New York Şehri İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Eleanor Holmes Norton, 8 Ağustos'ta Washington'da düzenlenen bir basın toplantısında birlikte basın mensuplarının karşısına çıktı. Basın toplantısında Rockefeller, Nüfus ve Amerikan Geleceği üzerine bir Vatandaş Komitesi'nin kurulduğunu duyurdu.