Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), hicretten sonra muhacir ile ensarı kardeş ilan etmişti. Aralarında manevi kardeşlik bağı kurduğu sahabiler arasında Selmân-ı Fârisî ile Ebu'd- Derdâ da vardı. Ebu'd-Derdâ, İslam'la şereflendikten sonra Allah'a ibadet dışında hiçbir şeyle meşgul olmamaya karar vermişti. Ticareti bırakmış, hatta ailesini dahi ihmal etmeye başlamıştı. Onun bu durumuna şahit olan Selmân, kardeşi Ebu'd-Derdâ'yı şu sözlerle uyardı: "Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır. Nefsinin senin üzerinde hakkı vardır.
Ailenin senin üzerinde hakkı vardır. Şu halde her hak sahibine hakkını ver!" Ebu'd-Derdâ, Selmân'ın bu sözlerini Peygamber Efendimize aktarınca Allah Resûlü (s.a.s), "Selmân doğru söylemiş" (Buhârî, Savm, 51) buyurdu.
Hakkın kaynağı Allah'tır. O, yerin ve göğün maliki, her şeyin sahibidir. Bizleri yoktan var eden, bizlere sayısız nimetler bahşedendir. Dolayısıyla hakkına en fazla riayet etmemiz gereken de O'dur. Peygamber Efendimiz (s.a.s), Rabbimize karşı sorumluluğumuzu ve bu sorumluluğu yerine getirdiğimizde elde edeceğimiz mükâfatı şöyle haber vermiştir: "Allah'ın kulları üzerindeki hakkı, kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamaları ve O'na ibadet etmeleridir. Bunu yaptıkları takdirde kulların Allah üzerindeki hakkı ise Allah'ın onlara azap etmemesi, onları cennetine koymasıdır." (İbn Hanbel, V, 239.) Din, ırk ve cinsiyet farkı olmaksızın her insanın hayat hakkı vardır.
Allah'ın çizdiği sınırlar dışında hangi gerekçeyle olursa olsun bir cana kıyılması, kadınların, çocukların, masumların yaşama haklarının ellerinden alınması çok büyük vebaldir. Rabbimiz, bu hususta şöyle buyurur: "Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde devamlı kalmak üzere cehennemdir.
Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır." (Nisa, 4/93.) Malında ihtiyaç sahiplerinin de hakkı olduğu bilincini taşıyan bir mümin, fakire, yoksula, yetime, kimsesize yardım etmekte bir an bile tereddüt etmez. Harcamalarında ölçülü hareket eder.
İsraf ve gösterişten kaçınır.
Sadeliği ve kanaatkârlığı tercih eder. Bir lokma ekmekte bile yeryüzü sakinlerinin hakkı olduğunu bilir. Hak ve hakikatin kitabı olan Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur:
"Takva sahiplerinin mallarında yardım isteyenlerin ve yoksulların belli bir hakkı vardır." (Zâriyât, 51/19.)
İçinde yaşadığımız topluma karşı da sorumluluklarımız vardır. Bunları yerine getirmek, kul hakkı kadar kamu hakkını da gözetmek hepimizin vazifesidir.
Zira hak ihlalleri bir toplumda huzura ve kardeşliğe yönelen en ciddi tehdittir. Şiddete göz yummak, çevreyi kirletmek, trafik kurallarına uymamak, kaçak elektrik kullanmak, stokçuluk yapmak, kamu malına zarar vermek gibi davranışların sonu toplumsal gerilim ve kayıptır. Peygamber Efendimiz bu kaybın ahirete uzanan boyutunu şöyle anlatır: "Âhiret gününde ne altın ne de gümüş para vardır. Bu nedenle haksızlık yapanın iyilik ve sevapları varsa bunlardan alınıp hak sahibine verilir. Şayet sevabı yoksa mağdur ettiği kişinin günahlarını yüklenir." ( Tirmizî, Sıfatü'l-kıyâme, 2.) Allah'a döndürüleceğimiz, herkese hak ettiği karşılığın tam olarak verileceği ahiret gününe hazırlanalım.
Hakka girmekten, hakkımız olmayanı talep etmekten, hakları sahiplerinden esirgeyerek zulmetmekten Allah'a sığınalım.
Yaratılanı Yaratan'dan ötürü sevelim ve merhamet edelim.
SULTAN ABDÜLHAMID'IN TUĞRASI OLAN CAMİ
İzmir ili, Torbalı ilçesi, Yukarı Yeniköy de bulunan camiyi SULTAN II. ABDÜLHAMİT HAN Hicri 1309, Miladi 1898 yılında yaptırmış, tek harimli, dikdörtgen planlı, günümüzde kullanıma açık bir camidir. Enine dikdörtgen planlı cami, düz ahşap çatı ile örtülüdür.Güney duvarının ortasında yer alan mihrap eski özelliğini yitirmiş durumdadır.
Güney, doğu ve batı duvarlarının tepe aydınlatmalarının üstünde Osmanlıca yazılar olan madalyonlar bulunmaktadır.Ahşaptan yapılmış tavanın göbeği Barok tarzı süsleme özelliğini gösteren bitkisel bezemelidir. Ahşap minber üzerinde ise çakma teknikli barok karekterli süslemeler yer alır. Harimin kuzeyinde dört adet ahşap payanda ile desteklenmiş kadınlar mahveli görülmektedir.
Harime giriş kapısı üzerinde Sultan Abdülhamid in tuğrası olan, üç sıra osmanlıca yazıdan ibaret 1898-1899 tarihli kitabe yer almaktadır.
GÖNÜL DOSTLARI GEREDELİ ABDULLAH EFENDİ HAZRETLERİ
Bolu Geredeli Abdullah Efendi Hazretleri, Anadolu velilerinin büyüklerindendir. Doğum ve vefat tarihleri kesin olarak bilinmemektedir. On dokuzuncu asrın sonlarında yaşamıştır. Tasavvufta, Mustafa Safi Efendi Hazretleri'nin derslerinde ve sohbetlerinde kemale ermiştir. Mürşidinin vefatından sonra irşad görevi ile görevlendirilmiştir.
Mustafa Safi Efendi Hazretleri için bir menakıpname yazan Halil İbrahim Efendi, Geredeli Abdullah Efendi için şöyle yazmaktadır: "Mustafa Safi Efendi Hazretleri'nin bir halifesi de, Gerede kasabasından Abdullah Efendi'dir. Safi Efendi Hazretleri'nin sohbetlerinde kemale erip, akranını geçmiştir."

