BESİM KAZADO
Önümüzdeki yaz kendimi yurt içi gezilerine odakladım hatta ilkini planladık bile... Geçen hafta sürpriz bir kararla çıktığımız Londra yolculuğunda çok heyecanlıydım çünkü uzun süredir en çok gitmek istediğim yerler arasında ilk sıradaydı. Hele Fatih'le sahneye çıkma teklifi gelince uçakla yarışırcasına uçtum.
UÇAKTAKİ MİMAR
Üniversite yıllarımda gitmiştim bu mistik şehre... İngiltere'de Otley ve İlkley'de özürlü gençlere bakmıştık. Çok da güzel anılarla dönmüştük. Daha evvel size bahsettiğim Güney Afrika, Hong Kong, Hindistan vs İngiltere'nin sömürgesidir. Çoğu insan sömürdüler oraları der durur. Dünyanın şu anda en iyi koordinatörlerinin, CIO'larının, bilgisayar uzmanlarını yetiştiren Hindistan, Uzakdoğu'nun en medeni ülkesi sayılan Hong Kong, bugün dünya kupasının yapıldığı, medeniyetin yeni simgesi Güney Afrika hep İngiltere yüzünden medenileşmiştir. Bunun için dünya sanat merkezi Londra'ya büyük bir heyecanla gittim.
Uçakta yanımızda oturan Lee Feneck diye bir mimarla tanıştık. 90 gündür İstanbul'da olduğunu söyledi. Ayın 22'sinde İstanbul Eminönü'nde açılacak alüminyumdan yapılmış sanat eserini yapan üç mimardan biri olduğunu söyledi. The Morning Line adı verilen ve yerinde 3 ay kalacak olan bu sanat şaheseri büyük bir müzik festivaline dekor olacak. Avusturyalı bir kontes olan Francesca Von Hapsburg, 20 metre uzunlukta, 8 metre yükseklikte, 17 ton alüminyumdan yapılmış bu sanat eserinin ilk sergilemesini İstanbul'da gerçekleştirdi. Bizden sonra New York ve Johannesburg sıradaymış.
UĞURLU SAYI 3
Heathrow Havaalanı'na indiğimizde biz Fatih, Sibel ve ben üç kişiydik. Bizi davet eden arkadaşlar karşılamaya geldi, onlar da üç kişiydi ve sıkı durun üç arabaya bölündük... Bu seyahatin de 3'tü herhalde... Londra'nın meşhur açılan köprüsünün hemen yanındaki The Tower Oteli'ne geldik. Önünüzde nefis Kule Köprüsü de denen Londra Köprüsü, arkada restoranları, dükkanları, marinası olan muhteşem bir otel.
Vakit kaybetmeden arabalara atlayıp Türk ağırlıklı bir semt olan Harringay'e geldik. Burada üç büyük aileden biri kuyumcu, biri de Kıbrıslı Yaşar Halim. Yaşar Bey bir pastane açmış, şu anda manav, bakkal, şarküteri kralı olmuş. Buralarda epey Türk kuaförü, doktoru, tüm şehirde ünlü gıda zincirleri var. Hepsi Türk. İngiltere'de aşağı yukarı 500 bin Türk yaşıyor. Buna karşı 5 radyo kanalımız, 7 gazetemiz var.
YAYLA RESTORAN
11 yıldır 3 kardeşin "Adımız kalitemizdir" sloganıyla işlettiğ Harringay'in en iyisi Yayla Restaurant'a geldik. Paçadan pideye, çeşitli mezelerden balığa kadar çok ve lezzetli yemekleri sunan Yayla ağzına kadar doluydu. Karıştırdığımız İngiliz magazinlerinin çoğunda Yayla hakkında güzel yazılar okuduk. Saat epey ilerlediği için hemen otele döndük.
Sabah nefis bir English Breakfast ile güne başladık. Hemen arabalara doluştuk ve dünyanın sanat merkezi Londra Broadway'a geçtik. Nefesim tutuluyor sandım. Yeni oyunların afişleri, o muhteşem tiyatrolar önümde duruyordu. New York Broadway'den sonra yeni heyecan semtimi bulmuştum. Piccadily'deydik. Çin Mahallesi'nden geçtik. Hong Kong'da Selma'mla yediğimiz yumurtalı, kivili minik Çin tartlarını keşfetmem uzun sürmedi. Piccadily Circus'a çıkar çıkmaz korku ve eğlence merkezi Rippleys'a uğradık. Fatih, Sibel'den başka İngiltere'ye kızına gelmiş Suzan'ımla kahkahalara büründük.
Tabii ki meydanda Eros heykelinin önündeki merdivenlere oturmamak, otobüsleri seyretmemek Londra turizmine hakaret olurdu. Veee cadde boyunca tüm ama tüm markaların savaştığı kalabalık dükkanlar dizi dizi sıralanmışlardı. Muhteşem kalabalığın arasına daldık. Her milletten insan görmek mümkün.
EN PAHALI ŞEHİR
Adım başı (NY'ta size bahsettiğim) Pret a Manger, Costa ve Sturbucks Cafe görmek mümkün. Ana caddedeki marka dükkanlara toksanız bizim yaptığımız gibi ara sokaklara geçip, birbirinden şirin cafe ve restoranlarda soluklanmanız en iyi mola şekli...
Bu arada her şeyin muhteşem olduğunu söylemenin yanı sıra çok ama çok pahalı olduğunu da belirtmek isterim. Tüm gezdiğim ülkeler arasında ehven alış verişin New York'ta olduğunu söylemeliyim. Avrupa'da Paris'i Milano'yu solluyor buradaki alışveriş. Tabii ki dostlarımız sayesinde öğrendiğim, sonraki satırlarda belirteceğim çok ucuz ve kaliteli birkaç özel dükkanı da geçmemek lazım... Sizi Piccadily'den oxford'a götüren Regent Street çılgınlığı New Bond Street'te bitiyor. İnanılmaz bir şıklığa geçiyorsunuz. Sofistike dükkanlar, çok şık restoranlar ve çok şık insanlar. Hiç marka hastası olmamama rağmen burada ellerinde Hermes'ler, üzerlerinde şık tayyörlerle çok hoş hanımlar, aynı şıklıkta takım elbiseleri, kazakları, çok bakımlı tipleriyle beyleri görmek hoş oluyor tabii... Bond Street'i bitirip Park Lane'e geçin bir yanda My Fair, altında High Park sizi (hayran kaldığım) Knightsbridge'e götürüyor.
YARIN: Özel bir başkent
