Katip Çelebi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tahsin Koçyiğit, ahlaklı dindarlık hadisesine ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Prof. Dr. Koçyiğit açıklamalarında şu ifadelere yer verdi: "Bugün sokakta birine "Din nedir?" diye sorsanız, muhtemelen şu cevabı alırsınız: "Allah'a inanmak, namaz kılmak, oruç tutmak..." Doğrudur, ama eksiktir. Çünkü din, sadece kalpte beslenen bir inanç ya da şekilsel ritüellerden ibaret değildir. Din; iman, ahlak ve ibadetlerin bir bütünüdür. Din; insanın kendisiyle, Rabb'iyle, diğer insanlarla ve doğayla olan ilişkisini şekillendiren büyük bir hayat sistemidir ve bu sistemin özünde ahlak vardır.
GERÇEK HAYATTAKİ YÜZÜ
Hz. Peygamber'in (sav) gönderiliş gayesini bizzat kendisi şöyle özetler: "Ben, güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim." (Muvatta', Hüsnü'l-Hulk, 8) Bu söz, aslında her şeyi özetliyor. Peygamberimiz, "Ben insanlara sadece namazı öğretmeye, sadece orucu anlatmaya geldim" demiyor. Onun en büyük hedefi, beşeri insan yapmak, insanı güzelleştirmek (tezkiye), ahlakını olgunlaştırmak ve toplumun etik değerlerini yüceltmektir. Ne yazık ki günümüzde, dindar denilince, dinin belli başlı görsel ve sembolleri ile bazı ibadetler akla geliyor. Oruçlu ama dedikoducu, namaz kılan ama kul hakkı yiyen, hacca giden ama komşusuna selam vermeyen bir 'dindar algısı' oluştu. Bu durum, dinin toplumda yanlış algılanmasına ve ahlaktan yoksun dindarlık biçimlerinin ortaya çıkmasına yol açtı. Oysa gerçek dindarlık, bir beşerin insan gibi yaşamasıdır. Kimseye zulüm etmeyen, başkasının hakkına saygı gösteren, sözünde duran, dürüst, harama bulaşmayan, merhametli bir insan... Asıl mümin işte odur.
HEPSİ BİR BÜTÜNDÜR
Kur'an bize, ahlaklı olmanın, sadece toplumla iyi geçinmek değil, aynı zamanda bir iman sorumluluğu olduğunu öğretir. Örneğin, Mâûn Suresi'nde şöyle buyrulur: "Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarında gafildir. Onlar gösteriş yaparlar ve en küçük iyiliği bile yapmazlar." (Mâûn, 107/4-7) Bu ayet, bize şunu net biçimde söyler: Sadece namaz kılmak yetmez. O namazın seni ahlaklı bir insana dönüştürmesi gerekir. Eğer dönüşmüyorsa, ibadetin şekli var ama ruhu yok demektir. Namaz, oruç, hac, zekât... Bunların hepsi ibadettir ama hepsi ahlaka hizmet etmelidir. Namaz bizi kibirden arındırmıyorsa, oruç bizi yalandan ve dedikodudan uzaklaştırmıyorsa, hac bizi sabra ve tevazua ulaştırmıyorsa, o ibadet şekli yerine getirilmiş olabilir ama asıl hedefi ıskalanmıştır.
TOPLUMU KURTARACAK
Bugün toplum olarak birçok sosyal sorunla karşı karşıyayız: Yolsuzluk, haksızlık, israf, kibir, bencillik, şiddet... Bunların hiçbiri sadece "inançsızlıktan" kaynaklanmıyor. Tam tersine, inandığını söyleyen ama inandığı gibi yaşamayan bir toplum görüntüsü vermekten kaynaklanıyor. Bir toplumun ahlaki yapısının korunması, yalnızca bireylerin değil, kamu yöneticilerinin de sorumluluğundadır. Çünkü yönetici, halkına örnek olmalı; adalet, dürüstlük ve liyakati esas almalıdır. Aksi hâlde devletin kurumları yozlaşır, halkın güveni zedelenir, toplumsal huzur bozulur. İslam'da rüşvet almak da vermek de kesin bir dille yasaklanmıştır. Peygamberimiz (sav), "Rüşvet alan da veren de cehennemdedir." (Tirmizî, Ahkâm, 9) buyurur. Ancak günümüzde devlet daireleri ve belediyelerde rüşveti, kimi zaman "işini hızlandırma" bahanesiyle meşrulaştırılma, imar düzenlemeleri ve tapu işlemleri toplumsal sağduyuy en çok rahatsız eden alanlardandır. Rüşvet ve iltimas yoluyla, hukuk dışı yollarla çıkar sağlamak hem kul hakkı yemek hem de kamu düzeninin çürümesi demektir. Başka bir deyişle rüşvet, sadece hukuka değil, ahlaka da aykırıdır, dolayısıyla dine aykırıdır.
FİTNE HADİSESİ
Devlet yönetiminde asıl olan adalettir, ehliyet, liyakattir. Bir göreve, salt o işi en iyi yapabilecek kişinin getirilmesi yeterli değildir. Ahlâkı ve seciyyesi de önemlidir. Ancak 'torpil kültürü', işe alımlarda adaleti gölgeler. İslam'da bu tür adaletsizlikler "emanete hıyanet" olarak görülür. Yalan söylemek bireysel günah olduğu gibi, aynı zamanda toplumsal felakettir. Sosyal medyada veya basında kasıtlı olarak üretilen yalan haberler, toplumda kutuplaşma, kargaşa ve güvensizlik oluşturur. "Fitne" olarak adlandırılan bu durum, Kur'an'da "insan öldürmekten daha beter" (Bakara, 2/191) kabul edilir. Bir yönetici, halkı ya da astlarını bilgilendirirken gerçeği gizler veya çarpıtırsa, sadece bireysel değil, kamusal bir vebalin altına girmiş olur. Yönetimde adalet, dürüstlük ve şeffaflık, bir lüks değil tam anlamıyla zorunluluktur. Rüşvetin, adam kayırmanın ve yalan söylemenin sıradanlaştığı bir yerde toplumsal ahlak çöker, devletin itibarı zedelenir. Ahlaklı bir yönetici, makamını kendi çıkarı için değil, tek kelimeyle insanların huzuru, refahı ve adaleti için kullanmakla yükümlüdür. Din; imanla başlar, ahlakla yürür, ibadetle tamamlanır.
GERÇEK MÜSLÜMANLIK
Açık söylemek gerekirse; dindarlık sağlam bir imanla başlar, ibadetle şekillenir ama ahlakla tamamlanır. Ahlak olmadan dindarlık eksiktir. Çünkü ahlak, imanın meyvesi, ibadetin turnosoludur. Din, ibadetlerle olduğu kadar; güler yüzle, adaletle, merhametle yaşanır. Gerçek mümin; yalan söylemeyen, emanete hıyanet etmeyen, söz verdiğinde tutan kişidir. (Buhârî, Îmân, 24) O hâlde, bir mümin olarak kendimize şu soruyu sormalıyız: Benim dinim sadece sözde mi kalıyor, yoksa davranışlarıma yansıyor mu? Unutmayalım gerçek Müslümanlık aile hayatında, işyerinde, alışverişte, sokakta, dostlukta, bollukta ve sıkıntı anlarında belli olur

