Konuk yazar Selahattin Gezer yazdı...
Hakikati konuşmayan dilin peşine takılırsak bizi süründürür; ocak söndürür. Dili irfanın ve edebin peşine takarsak yüz güldürür ve ebedî servetler sahibi eder. Başta Hz. Peygamberimiz (sav), sadık ve hassas terazili bir dil kullanmış; ardından Allah dostları, adeta birer dil dülgeri gibi nakış nakış hakikat işlemişlerdir. Kâinat denilen bu muazzam sarayda hiçbir şey tesadüfün oyuncağı değildir. Zerreden küreye her mevcudun sırtına, ilahî bir ilimle hassas vazifeler yüklenmiştir. Bu vazifelerin en parlağı ve en mucizevî olanlarından biri ise hemen yanı başımızda, hatta içimizdedir: Dil.

HİKMETİN MÜHRÜ
Bediüzzaman Said Nursî, dili tarif ederken onu iki büyük sahaya ayırır. Birincisi; vücut sarayına giren rızıkların kalitesini ölçen, Rahmeti İlâhiye'nin mutfaklarına dikkatli bir müfettiştir. İkincisi ise; kalbin, ruhun ve dimağın sırlarını dış dünyaya fısıldayan tam bir tercüman ve hassas bir santraldir. Bir parça etten ibaret olan bu küçük cihazın, kâinatın nihayetsiz meyvelerini tartması başlı başına bir mucizedir. Ruhun sonsuz derinliklerine aracılık etmesi ise, her şeyi kuşatan (ihâtalı) bir ilmin ve hikmetin apaçık mührüdür. Mademki dil, bu kadar yüksek bir donanımla ve Allâmü'l-Guyûb olan Allah'ın ilmiyle programlanmıştır; o hâlde insanın bu cihazı kullanırken rastgele hareket etme lüksü yoktur. Beyin bir darphane gibidir. Orada mânâlar yoğrulur, fikirler şekillenir ve seslere bürünerek "altın liralar" hükmünde kelimelere dönüşür. Bu altınlar, dilin cüzdanına gönderilir. Yüce Kudret, bu kıymetli sermayenin israf edilmeden, yerli yerinde ve lüzumu dâhilinde harcanmasını bekler. Zira kelime, bir kez dilden çıktı mı sahibinin mülkiyetinden çıkar; ya bir âbâd edici olur ya da bir berbat edici.
EN SELAMETLİ YOL
Dilin lehçesi, rengi ya da şivesi tali bir meseledir. Asıl olan, o dilin hangi meyveyi verdiği, hangi hakikate hizmet ettiğidir.Eğer bir dil; Allah ve Resûlü'nün arzusu üzere hakikati, adaleti ve ıslahı haykırıyorsa, o daldan bereketli mahsuller devşiriliyor demektir. Eğer bu güzel hasletler yoksa, o dilin nadasa bırakılması; yani sükûtun derinliğine sığınılması, hem bu dünya hem de ebedî hayat için en selametli yoldur. Unutmamalıyız ki kâinattaki hadsiz lisanlar, kendi vazifelerini hatasız ve hikmetle yerine getirerek bir ilmi ilan ediyorlar. İnsanın dili ise ya bu koroya katılarak kâinatın tesbihatına tercüman olacak ya da yalan, gıybet ve mâlâyânî ile o muazzam cüzdanı boşaltıp sahibine ebedî bir afet getirecektir. Peki, bugün dil cüzdanımdan çıkan kelimeler; bir gönlü mü imar etti, yoksa fark etmeden bir yeri mi yıktı?
Beyin darphanenizden çıkan mânâların, dil cüzdanınızda her daim "hakikat altını" olarak kalması duasıyla...

