Konuk Yazar Selahattin Gezer yazdı...
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Risale-i Nur Külliyatı'ndan sözler mecmuasının Otuz İkinci Söz'ünün Üçüncü Mevkıfı'nda kainatın ve eşyanın hakikatine dair şu muazzam ufku açar: "Her şeyden Cenab-ı Hakk'a karşı pencereler hükmünde çok vecihler var. Bütün mevcudatın hakaiki, bütün kâinatın hakikatı; esma-i İlahiyeye istinad eder. Herbir şeyin hakikatı, bir isme veyahut çok esmaya istinad eder." Üstad Hazretleri, bu derin hakikati zihinlerimize yaklaştırmak için maharetli bir tasvirci ve heykeltıraşın bir çiçek ve insan güzeli (hasnâ) üzerindeki sanat icrasını temsil getirir. Sanatkârın attığı her hatta, tayin ettiği her hudutta ilim, hikmet, inayet, irade, rahmet ve cemal tecellilerinin basamak basamak nasıl göründüğünü ispat ederek dersi şöyle bağlar: "İşte hakaik-i eşyanın esma-i İlahiyeye dayandığını ve istinad ettiğini, belki hakikî hakaik, o esmanın cilveleri olduğunu ve herşeyin çok cihetlerle, çok dillerle Sâni'ini zikir ve tesbih ettiğini anla." Satıhtan Derine: Beşerî Sanat ile İlahî Sanatın farkı bu muhteşem dersten aldığımız ilhamla bakıldığında, insanoğlunun ortaya koyduğu heykeltıraşlık sanatı gayet yüzeyseldir. Dünyanın en mahir heykeltıraşı dahi, elindeki malzemenin sadece dış yüzeyinde oynayarak, kabuğa şekil vererek maharetini sergileyebilir. İçini dolduramaz, içine ruh üfleyemez, iç organlarını tasarlayamaz.

GENETİK KODLAR
Fakat Sâni'-i Mutlak olan, sonsuz ilim ve sanatkârlık sahibi Cenab-ı Hak; bir şeyi yaratırken sadece onun zahirini, dış kabuğunu şekillendirmez. O, adeta mahlukatın batınını, yani iç dünyasındaki incelikleri de muazzam birer nakış gibi işler. Bir çiçeğin içindeki zerreleri ve hücreleri halk ederken, o zerrelerin içerisine dış dünyaya uyumlu ne kadar hususiyet varsa yerleştirir. Çiçekten ne koku çıkacaksa, hangi renk etrafa saçılacaksa, o hücrelerin genetik kodlarına o özellikleri nakşeder. Dışını ayrı tezyin ederken, içini ayrı tanzim eder. Yüce Yaratıcı; manevî çekiçlerle ve esmasının sanatkârane kalemleriyle hem içeriden hem dışarıdan, aynı anda işleyerek ortaya muhteşem bir çiçek, heybetli bir dağ, leziz bir meyve ve en nihayetinde harika bir insan heykeli çıkarır.
BU NASIL BİR SANATTIR?
Nasıl hayranlık duyulacak muhteşem bir irade, ilim, sem (işitme) ve basar (görme) tecellisidir? Çünkü O, yarattığı her bir zerre ve mahlukun fıtrî ve lisan-ı hal ile olan ihtiyacını işitiyor, ona göre cevap veriyor; halini görüyor, ona göre imdat ediyor. Cenab-ı Hak, her an sanatkârlığını Üstadımızın o heykel misalindeki gibi icra ediyor. Ama öyle muazzam bir heykeltıraşlık ki bu; içini işliyor, dışını süslüyor, her şeye bir hudud ve miktar tayin ediyor. Yaprağa bir sınır çizerken ona hoş bir doku veriyor; insanın cildine dokunuyor, ona ayrı bir letafet bahşediyor. Cildimizle ayrı ilgilenirken; aynı anda pankreasımızla, karaciğerimizle, kemik iliğimizle, göz bebeğimizle ve kirpiğimizle ayrı ayrı ilgileniyor. En hayret verici olanı ise şudur: Bütün bu harika icraatlar, tanzimler, tasvirler ve tezyinatlar; kâinat çapında, hiçbir iş hiçbir işe mani olmayarak, nihayetsiz bir kolaylıkla ve aynı anda olup bitiyor. İşte asıl ve taklit edilemez heykeltıraşlık, Sâni'-i Zülcelal'in bu i'cazkâr sanatıdır.
ÇİÇEK BAHÇESİ
Üstad Hazretleri'nin bu muazzam dersinden anlıyoruz ki; Sâni'-i Zülcelal her bir masnuuna, özellikle de zîhayat olanlarına birbiri üstünde yirmi gömlek giydirmiş, yirmi perdeye sarmıştır. Ve biz gözümüzü maddeden manaya her çevirdiğimizde, o gömleklerin her bir katında ayrı bir esmanın harika nakışlarını okuruz. Bu nazarla bakıldığında, görünen ve görünmeyen âlem, bütünüyle muhteşem bir heykelhane ve bir çiçek bahçesidir: Cennet bir çiçektir, huri taifesi bir çiçektir. Şu üzerinde gezindiğimiz yeryüzü bir çiçek olduğu gibi, her yıl milyarlarca süsle karşımıza çıkan bahar da bir çiçektir. Başımızı kaldırıp baktığımız sema, yıldızlarla yaldızlanmış devasa bir çiçektir; güneş ise ziyasındaki yedi rengiyle o çiçektir ki, renkleri kâinatı boyayan bir fırçaya dönüşür. Küçük bir kâinat olan insan ve büyük bir insan olan bu âlem, baştan ayağa Sâni'inin esmasını ilan eden birer şahid-i sadıktır. İşte insan, ruh, kalb ve akıl cihetiyle bu muazzam tablonun en harika abidesidir. Attığımız her bakışta, dokunduğumuz her zerrede mahlukatın lisan-ı hal ile fısıldadığı o gizli pencereleri görmek; asıl sanatkârı safi bir muhabbet ve halis bir şükürle bulmak duasıyla... Hayranlık ve aczimizle, o muazzam hakikatin karşısında nihayetinde biz de eğiliyor ve diyoruz: "Sübhane men'ihtefâ bi-şiddeti zuhûrihî..." (Yani: Şiddet-i zuhurundan, görünmesinin azamet ve parlaklığından gizlenen o Zat-ı Zülcelal her türlü eksiklikten münezzehtir, ortadadır ama büyüklüğünden gözler O'nu ihata edemez.)

