Konuk yazar Selahattin Gezer yazdı...
Bazı kitaplar kütüphanelerde yazılır. Bazıları çalışma masalarında... Fakat öyle kitaplar vardır ki, mermilerin gölgesinde, top seslerinin arasında, at sırtında yazılır. İşte Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri'nin İşârâtü'l-İ'câz tefsiri böyle bir eserdir. Birinci Dünya Harbi'nin en dehşetli günleri... Osmanlı Devleti dört bir yandan kuşatılmış, içeriden ve dışarıdan ihanetlerle sarsılmıştır. İnsanlık, tarihin en büyük felâketlerinden birini yaşamaktadır. Milyonlarca insan hayatını kaybetmekte, şehirler harabeye dönmekte, medeniyet kan ve ateş içinde savrulmaktadır. İşte tam böyle bir zamanda, cephede gönüllü alay kumandanı olarak savaşan bir âlim, kurşun seslerinin arasında Kur'ân'ın hakikatlerini tefsir ediyor. Bu manzara başlı başına üzerinde uzun uzun tefekkür edilmesi gereken bir hakikattir. Çünkü savaşın ortasında bulunan bir insanın zihni normalde sadece hayatta kalmaya odaklanır. Fakat Bediüzzaman Hazretleri'nin nazarı, mermilerin ötesine geçiyor; insan bedenindeki en ince yaratılış sırlarını, hayatın nasıl devam ettiğini ve bunların arkasındaki İlâhî hikmeti okuyabiliyor. İşârâtü'l-İ'câz'da geçen şu ifadeler bunun en güzel misallerindendir: "O madde-i latîfe... yemeklerin ruhu ve hülâsasıdır." Bu cümleyi her okuyuşumda hayretim biraz daha artıyor. Düşünün... Yediğimiz bir lokma ekmek veya içtiğimiz bir yudum su, bedenimizde nice safhalardan geçiriliyor. Ayrıştırılıyor, süzülüyor, en faydalı kısmı seçiliyor ve sonunda bütün organlara uygun bir rızık hâline getiriliyor.

RAHMAN'IN RAHMETİ
Bediüzzaman Hazretleri buna "madde-i latîfe" diyor. Aradan bir asırdan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen bu ifade hâlâ insanı düşündürüyor. Bugün biyoloji, hücrelerin beslenmesini, metabolizmayı ve dokuların sürekli yenilenmesini ayrıntılarıyla anlatıyor. Fakat Üstad'ın dikkati sadece biyolojik hadiseye değil, o hadisenin arkasındaki İlâhî sanata yöneliyor. "Yemeklerin ruhu ve hülâsası..." Ne kadar zarif, ne kadar derin bir ifade... Bu cümleyi okurken insanın zihni ister istemez maddenin en ince katmanlarına doğru yol alıyor. Atomlardan atom altı âleme kadar inildikçe madde hakkındaki tasavvurumuz değişiyor. Bediüzzaman'ın "madde-i latîfe" ifadesi ise, fizikî bir tariften çok, gıdanın en saf, en öz ve hayatı taşıyan kısmını nazara veriyor. Burada anlatılan, yalnızca sindirim sistemi değildir. Burada anlatılan; Rahmân'ın rahmetidir. Her hücreye ihtiyacı kadar rızık gönderen sonsuz ilimdir. Hiç şaşmadan çalışan İlâhî nizamdır. İnsana gösterilen eşsiz değerdir. Ve belki de en önemlisi... İnsanın ebediyet için yaratıldığını her an fısıldayan bir rubûbiyet tecellisidir. Beni en fazla etkileyen ise şudur: İnsanlar birbirini öldürürken o, hayatın nasıl yaratıldığını okuyordu. Bir tarafta ölüm kusan silahlar... Diğer tarafta hayatı inşa eden İlâhî sanat... Bir tarafta yıkım... Diğer tarafta hücre hücre devam eden tamirat... İşte bu yüzden İşârâtü'l-İ'câz, yalnızca bir tefsir değildir; savaş meydanında yazılmış bir marifetullah dersidir. Onu defalarca okudum. Her okuyuşumda yeniden hayret ettim. Ve her hayretimde Rabbime yeniden şükrettim. Çünkü bazı kitaplar bilgi vermez; insanın bakışını değiştirir. İşârâtü'l-İ'câz da onlardan biridir.

