PROF. DR. TAHSİN KOÇYİĞİT YAZDI...
Bugün din hakkında çok konuşuyoruz. Namazdan, oruçtan, helal ve haramdan, günahlardan ve sevaplardan söz ediyoruz. Dini bilgimiz artıyor, ibadetlerimizi anlatıyor, hatta zaman zaman başkalarının dindarlığını da ölçmeye kalkıyoruz. Fakat bütün bunların arasında gözden kaçırdığımız önemli bir soru var: Dindarlığımız ahlakımıza ne kadar yansıyor? Çünkü insanın Allah'la ilişkisi kadar insanlarla ilişkisi de önemlidir. Namaz kılan ama insanları inciten, oruç tutan ama kul hakkına dikkat etmeyen, Kur'an okuyan ama adaletten uzaklaşan bir insanın dinî hayatı üzerinde düşünmek gerekir. Burada mesele kimsenin imanını veya ibadetini sorgulamak değildir. Asıl mesele, ibadetlerin insanda nasıl bir ahlaki dönüşüm meydana getirdiğidir.


İBADETLER INSANI DEĞIŞTIRMELİ
İslam'ın insan tasavvurunda ibadet ile ahlak birbirinden kopuk değildir. Hz. Peygamber'in, "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim" anlamındaki sözü, dinin ahlaki boyutunu açıkça ortaya koyar. Kur'an da ibadetlerin insanı dönüştürmesini ister. Namazın insanı kötülüklerden uzaklaştırması, orucun takvaya ulaştırması, zekâtın insanı arındırması boşuna değildir. İbadetlerin hedefinde sadece belirli davranışları yerine getiren bir insan değil; daha merhametli, daha adil, daha dürüst ve daha güvenilir bir insan vardır. Bu nedenle ibadetin değeri, insanın hayatında meydana getirdiği değişimle birlikte düşünülmelidir. Namazımız bizi kibirden, orucumuz bizi öfkeden, zekâtımız bizi bencillikten, Kur'an'la ilişkimiz bizi zulümden uzaklaştırmıyorsa, üzerinde yeniden düşünmemiz gereken bir taraf var demektir. Bazen dindarlığı sadece camide, seccadede veya tesbihte arıyoruz. Oysa İslam'ın ahlak anlayışı hayatın tamamını kuşatır. Evde eşimize nasıl davrandığımız da dindarlığımızın bir parçasıdır. Çocuklarımızla konuşma biçimimiz de öyledir. İş yerinde çalışanımıza karşı tavrımız, ticarette dürüstlüğümüz, komşumuzun hakkına riayet etmemiz, bize emanet edilen bir şeyi korumamız, hatta trafikte başkasının hakkını gözetmemiz de dinî hayatımızın içindedir. Bir insanın camide ne kadar ibadet ettiğini görmek mümkündür; fakat onun gerçek ahlakını çoğu zaman güç eline geçtiğinde, öfkelendiğinde, çıkarı zedelendiğinde ve kendisine kimse bakmadığında görürüz. İşte ahlak tam da burada ortaya çıkar.

KUL HAKKININ YERİ ÖZELDIR
Ahlak, insanların bizi alkışladığı zamanlarda değil, kimsenin görmediği zamanlarda kendini gösterir. Bir insanın başkalarına karşı nazik olması kolaydır; yeter ki onlardan bir karşılık beklesin. Asıl mesele, kendisine hiçbir faydası dokunmayacak bir insana iyilik yapabilmektir. Haksızlığa uğradığında bile adaletten vazgeçmemek, güçlü olduğu hâlde zayıfı ezmemek, eline fırsat geçtiğinde intikam yerine merhameti tercih etmek gerçek ahlakın göstergelerindendir. Bugün özellikle görünürlüğün arttığı bir dünyada yaşıyoruz. İnsanlar yaptıkları iyilikleri paylaşabiliyor, ibadetlerini sergileyebiliyor, dindarlıklarını sosyal medya üzerinden görünür hâle getirebiliyorlar. Fakat dinin asıl imtihanı çoğu zaman kameraların olmadığı yerdedir. İslam'ın ahlak anlayışında kul hakkının özel bir yeri vardır. Çünkü insanın Allah'a karşı işlediği günahla, başka bir insanın hakkına girmek aynı değildir. Kul hakkı; insanın malına, canına, onuruna, emeğine ve itibarına zarar vermeyi de kapsayan geniş bir alandır. Bir insanın hakkını yemek sadece parasını almak değildir. Bir çalışanın emeğinin karşılığını geciktirmek, birinin itibarını zedelemek, haksız yere suçlamak, emanete ihanet etmek, insanları küçümsemek, sözünde durmamak da ahlaki sorumluluk doğurur. Bu yüzden belki de kendimize şu soruyu daha sık sormalıyız: "Benim yüzümden kaç insanın hakkı, kalbi veya onuru incindi?" Çünkü dindarlığın gerçek sınavlarından biri, insanların bizim yanımızda kendilerini güvende hissedip hissetmedikleridir.

DİNİN HAYATA DÖNÜŞMÜŞ HALİ
Dindarlığı sadece ibadetlerin sayısıyla ölçmek kolaydır. Oysa asıl zor olan, ibadetlerin karakterimize ne kattığını fark etmektir. Daha çok namaz kılıyoruz ama daha az mı öfkeleniyoruz? Daha çok Kur'an okuyoruz ama insanları daha az mı kırıyoruz? Daha fazla sadaka veriyoruz ama daha az mı bencilleşiyoruz? Daha çok dini bilgi öğreniyoruz ama bilmediğimiz konularda daha mütevazı olabiliyor muyuz? İşte asıl mesele budur. Belki de bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla din konuşmak değil, dinin ahlakını daha fazla yaşatmaktır. Çünkü insanlara güven vermeyen, adalet duygusunu kaybetmiş, merhameti azalmış, diliyle insanları yaralayan bir dindarlık biçimi, dinin hedeflediği insanı ortaya çıkaramamış demektir. Din bize sadece Allah'ın huzurunda nasıl duracağımızı değil, insanların karşısında nasıl duracağımızı da öğretir. Belki gerçek dindarlığın en güzel ölçüsü şudur: Allah'a karşı kulluğumuz bizi insanlara karşı daha güzel bir insan yapıyorsa, ibadetlerimiz hayatımıza dokunuyor demektir. Aksi hâlde insan, dinin kelimelerini çok iyi biliyor olabilir; fakat dinin ruhunu henüz hayatına taşıyamamış olabilir. Çünkü dindarlık, sadece Allah'a karşı sorumluluklarımızı yerine getirmek değil; Allah'ın kullarına karşı da adalet, merhamet, güven ve güzel ahlak üzere yaşayabilmektir.