Konuk yazar Selahattin Gezer sizler içi yazdı...
İstanbul'a gidip gazetede çalışmaya başladığım yıllardı. Erzurum'da büyük şehirlerde pazarların olduğunu duyuyorduk. Fakat bizim oralarda o zamanlar bugünkü anlamıyla pazar yoktu. Manavlar vardı. Bir de tablacılar... Sebzeciler, çarşıda yan yana tablalarını dizer, alışverişimizi onlardan yapardık. Yerleri de belliydi. Bir gün İstanbul'da pazara gittim. "Şu pazar nasıl bir şeymiş, bir gezeyim" dedim. Tezgâhların arasında dolaşırken birden gözüme kocaman sarı şeyler ilişti. Yumruktan çok daha büyük... Hatta neredeyse küçük bir kavun büyüklüğünde! "Limon!" dedim içimden. Ama nasıl limon? İstanbul için "taşı toprağı altın" derlerdi ama limonları da bir tuhaftı doğrusu. İnsan kafası kadar limon olur muydu? Gidip pazarcıya soramadım. Utanıyordum. Erzurum'dan gelmişiz. Delikanlılık zamanları...

"NASIL YENİYOR BU?"
İnsan bilmediğini sormaya da çekiniyor. "Bu ne biçim limon?" desem, adam ne düşünecek? Bir hafta sonra yine aynı pazara gittim. Aynı tezgâh... Aynı kocaman "limonlar". Yine baktım, yine geçtim. Üçüncü hafta artık dayanamadım. Pazarcınınyanına yanaştım: "Bunlarne biçim limon?" dedim.Adam yüzüme baktı ve güldü."Bunlar limon değil ki" dedi."Greyfurt." "Ne fut?" Adamdaha çok güldü: "Greyfurt!"Meğer greyfurt diye bir meyvevarmış. "Nasıl yeniliyorbu?" diye sordum. "Tavsiyeederim," dedi. "İstersen üzerinebiraz tuz dök, istersentoz şeker. Şekerle daha güzelolur." Birkaç kilo aldım, evedöndüm. Merakla dilimledim.Yedim. Hoşuma gitti.Limon desen limon değil,portakal desen portakaldeğil... Ama kendine has birtadı vardı. Sonra greyfurtun müdavimi oldum. Pazara her gittiğimde alırdım. Derken yıllık iznim geldi. Erzurum'a dönecektim. "Annem, babam, kardeşlerim de bunu görsünler." dedim. O zamanlar Erzurum'da greyfurt yoktu. Düşünün, 1980'li yıllar... Büyük şehirlerle Anadolu arasında sadece mesafe değil, imkân farkı da vardı. Ben rokayı bile ilk defa Batı'da görmüştüm. Greyfurtları birkaç kilo alıp valizime koydum. Erzurum'a vardım. Annemin, babamın ellerini öptüm. Kardeşlerimle sarıldım. Hasret giderdik. Sonra: "Size İstanbul'dan bir sürpriz getirdim." dedim. Herkes merakla etrafıma toplandı. "Bugüne kadar hiç görmediğiniz bir şey." Valizden poşeti çıkardım. Greyfurtları önlerine koydum. Herkes şaşkın şaşkın bakıyor. Dokunmaya bile çekiniyorlar. "Bu ne?" İçlerinden biri: "Limon mu?" dedi. "Yok," dedim, "limon değil." "Peki nedir?" "Greyfurt." Annemde benim yıllar öncepazarcıya verdiğim tepkininaynısını verdi: "Ne fut?""Greyfurt anne." "Neymişbu?" "Meyve işte." Güldük.Dilimledim. Kendi elimleonlara yedirdim. İlk defaböyle bir meyvenin tadınabakıyorlardı. O gün, yıllarsonra anlayacağım başka birhakikatin küçük bir numunesiniyaşamışım meğer. Bediüzzaman Hazretleri, İşârâtü'l-İ'câz'da Bakara Sûresi'nin cennet nimetlerini anlatan âyetlerini tefsir ederken şöyle der: "Cennet'in meyveleri birbirine benzediği gibi, dünya meyvelerine de zahiren benzerler." Bu cümleyi okuduğumda aklıma ilk greyfurt geldi. Çünkü cennetin nimetleri bize tamamen yabancı olmayacak. Allah'ın rahmeti, insanı yabancılık içinde bırakmayacak. Dünyada elmayı görmüşsek, cennette elmayı gördüğümüzde: "Bu nedir?" diye kalmayacağız. Elma diyeceğiz. Fakat işin asıl hayret verici tarafı bundan sonra başlar. Cennetmeyvesini gördüğümüzdeonu tanıyacağız. Fakattattığımızda diyeceğiz ki: "Bizdünyada elma yememişizki! Asıl elma buymuş!" İşte"zâhiren benzer" sözü buradabüyük bir mânâ kazanıyor.Tanışıklık var, fakat aynışey değil. Ünsiyet var, fakatdünyadakinin aynısı değil.İsim tanıdık, fakat hakikatbambaşka. Sûret tanıdık,fakat lezzet ve mahiyet çokdaha başka. Dünya, cennet nimetlerinin birer numunesini gösteriyor. Cennet ise o numunenin hakikatini ve kemalini gösteriyor. Belki mesele yalnız meyvelerle de sınırlı değil. İnşallah Rabbimiz bizi cennetine koyarsa, orada dostlarımızı da tanıyacağız. "Bu Ahmet." "Bu Mehmet." "Bu Ali." "Bu Hüseyin." "Bu annem." "Bu babam." "Bu kardeşim." diyeceğiz. Fakat ardından başka bir hayret yaşayacağız: "Sen dünyadaki Ahmet değilsin!" "Sen dünyadaki annem değilsin!" "Rabbim seni ne güzel hâle getirmiş!" Çünkü cennet,insanın kimliğini silip başkabirini ortaya çıkaran bir yerdeğildir. İnsanı tanınmazhâle getiren değil, insanınhakikatini kemale erdiren birâlemdir. Dünyada sevdiğimizinsanı tanıyacağız; fakatonun cennetteki hâlinigörünce hayran kalacağız.Dünyadaki dostluğumuzdevam edecek; fakat odostluğun üzerine cennetinebediyet ve safa elbisesigiydirilecek. Dünyada annemizin yüzüne baktığımızda duyduğumuz muhabbet, orada eksilmeyecek; bilakis dünyanın sıkıntılarından, hastalıklarından, ayrılıklarından ve faniliğinden arındırılmış olarak devam edecek. Demek ki cennette yalnız nimetler değil, nimetlerle beraber ünsiyetimiz de korunuyor. Allah'ın rahmeti burada da kendisini gösteriyor. Bizi büsbütün yabancı bir âleme atmıyor. Bize tanıdığımız şeyleri gösteriyor. Sonra onların hakikatini ve kemalini tattırıyor. Tıpkı benim yıllar önce İstanbul pazarında ilk defa greyfurtu gördüğüm gibi...
CENNETTEKİ HAKİKAT
Önce uzaktan baktım. "Bu da ne?" dedim. Sonra cesaret edip sordum. Sonra tattım. Ve sonunda müdavimi oldum. Cennette ise inşallah bunun çok daha muhteşem bir hâli olacak. Bir meyveyi göreceğiz: "Bu elma." diyeceğiz. Sonra tadacağız. Ve belki de hayretle: "Meğer biz dünyada elma yememişiz!" diyeceğiz. Çünkü dünyadaki elma, cennetteki elmanın yalnızca bir işareti, bir umunesi, bir gölgesi imiş. Dünyada bize tadımlıkverilen, orada ikram-ı İlâhîolarak hakikatiyle karşımızaçıkacak. İşte insan, Allah'ınrahmetini yalnız büyüknimetlerde aramamalı.Bazen bir meyvenin tanıdıkoluşunda bile rahmetvardır. Bazen bir dostunyüzünü tanıyabilmekte... Bazen annemizin sesini yeniden işitebilmekte... Bazen dünyada sevdiğimiz bir nimetin cennette daha güzel bir sûretle karşımıza çıkmasında... Allah bizi cennete davet ederken bile bizi yabancılaştırmıyor. Dünyada bize küçük küçük tanıttığı nimetleri, ahirette büyütüp güzelleştiriyor. Dünyada ünsiyet ettiklerimizi, cennette ebedîleştiriyor. Dünyada numunesini gösterdiklerini, cennette hakikatiyle ikram ediyor. Belki de cennetin nimetlerinden biri de budur: Gördüğümüzü tanımak, tanıdığımızı sevmek ve sevdiğimizi bambaşka bir güzellik içinde yeniden bulmak. Rabbim bizleri o güzellikleri görenlerden, o meyveleri tadanlardan ve sevdiklerimizle beraber cennette buluşanlardan eylesin. Âmin.

