PROF. DR. TAHSİN KOÇYİĞİT YAZDI...

Hz. Peygamber'in (s.a.v.) hayatında, ilk bakışta küçük görünen fakat taşıdığı anlam itibarıyla son derece büyük dersler barındıran hadiseler vardır. Bunlardan biri, torunu Hz. Hasan'ın (r.a.) küçük yaşta iken sadaka hurmalarından birini alıp ağzına götürmesi üzerine yaşanır. Resûlullah (s.a.v.) hurmayı onun ağzından çıkarır ve: "Kıh, kıh! Onu çıkar! Biz sadaka yemeyiz." buyurur. Bu olay Sahih-i Buhârî'de açıkça rivayet edilmiştir. Rivayette Hz. Hasan'ın sadaka olarak verilmiş hurmalardan bir hurmayı aldığı ve Resûlullah'ın onu yemesine izin vermediği belirtilmektedir. (Buhârî, Zekât, 60, hadis no. 1491.)

MESELE HURMA DEĞİL
Bir hurma tanesi... Belki bugün kimsenin önemsemeyeceği kadar küçük bir şey. Fakat Peygamberimizin gösterdiği hassasiyet, hurmanın maddî değerinden çok malın niteliğiyle ilgilidir. Çünkü mesele bir hurma değildir. Mesele emanettir. Mesele, insanın eline geçen her malın kendisine ait olmadığını bilmesidir. Mesele, küçücük bir menfaat karşısında bile "Bunun üzerinde benim hakkım var mı?" sorusunu sorabilmektir. İşte kamu ahlâkının temeli de burada başlar. "Devlet malı" dediğimizde zaman zaman tehlikeli bir psikoloji ortaya çıkabiliyor. Sanki devletin malı, hiç kimsenin şahsî malı olmadığı için herkesin biraz yararlanabileceği ortak bir kaynakmış gibi... Oysa tam tersine: Herkesin hakkının bulunduğu mal, en fazla korunması gereken maldır. Beytülmal, toplumun ortak hakkıdır. İçinde işçinin vergisi vardır. Esnafın kazancı vardır. Çiftçinin alın teri vardır. Memurun emeği vardır. Emeklinin hakkı vardır. Yetimin, yoksulun ve ihtiyaç sahibinin hakkı vardır. Dolayısıyla Beytülmaldan haksız yere alınan bir şey, yalnızca "devletten alınmış" olmaz. Toplumdan alınmış olur.
KANDİL IŞIĞINDA AHLAK
Hatta çoğu zaman kimin hakkının çiğnendiği tek tek bilinmeyen milyonlarca insanın ortak hakkına dokunulmuş olur. İşte bu nedenle kamu malına karşı hassasiyet, sıradan bir malî disiplin meselesi değildir. Aynı zamanda adalet ve kul hakkı meselesidir. Hz. Ömer'e nispet edilen meşhur bir rivayet vardır. Devlet işlerini görüşürken Beytülmala ait kandili kullanan Hz. Ömer'in, konu şahsî bir meseleye geldiğinde devletin kandilini söndürüp kendi kandilini yaktığı anlatılır. Bu rivayetin hadis anlamında sahih bir senede dayandığını söylemek yerine, Hz. Ömer'in kamu malına karşı hassasiyetini anlatan meşhur bir tarihî/ahlâkî rivayet olarak değerlendirmek daha doğru olur. Fakat taşıdığı mesaj son derece açıktır: Kamu imkânı ile şahsî imkân birbirine karıştırılamaz. Bugün mesele bir kandil üzerinden değil, milyonlarca liralık bütçeler üzerinden düşünülüyor. Devletin aracı, telefonu, makam odası, personeli, bütçesi... Bunların tamamı görevliye tahsis edilmiş olabilir; fakat görevlinin şahsî mülkü değildir. Makam sahibi olmak, emanete sahip olmak demektir; emanete malik olmak değil.

KUMAŞ PARÇASININ HESABI
Hz. Ömer döneminden aktarılan ve kamu malı hassasiyetini anlatan meşhur rivayetlerden biri de kumaş meselesidir. Rivayete göre Hz. Ömer, Müslümanlara dağıtılan kumaştan kendisine düşen payla bir elbise yaptırır. Fakat üzerindeki elbisenin, dağıtılan bir parça kumaştan daha uzun görünmesi üzerine cemaatten Selmân-ı Fârisî'nin, Hz. Ömer'e itiraz ettiği aktarılır: "Sana bir parça, bize bir parça verildiği hâlde senin üzerinde iki parçalık elbise var." Hz. Ömer bunun üzerine oğlu Abdullah'a seslenir. Abdullah, kendi payını babasına verdiğini açıklar. Böylece Hz. Ömer'in üzerindeki elbisenin kaynağı açıklığa kavuşur. Bu rivayet daha sonraki kaynaklarda çeşitli şekillerde aktarılmıştır; İbnü'l-Kayyim'in İ'lâmü'l-Muvakkı'în adlı eserinde de nakledildiği belirtilmektedir. Bununla birlikte, rivayetin isnad bakımından kesin bir sahih hadis derecesinde sunulmaması gerekir. Fakat rivayetin bize verdiği mesaj son derece çarpıcıdır: Yönetici, kamu malıyla ilgili en küçük bir şüpheyi bile açıklayabilmelidir. Daha da önemlisi, vatandaşın halifeye hesap sorabilmesidir. Hz. Ömer: "Ben halifeyim, bana kim hesap sorabilir?" dememiştir. İtirazı susturmamış, makamını kalkan olarak kullanmamış, aksine açıklama yapmıştır. Bugün buna şeffaflık ve hesap verebilirlik diyoruz. O gün bunun arkasındaki temel ahlâk ise emanet bilinciydi. Bir kumaş parçasının hesabının verilebildiği bir yönetim anlayışında, bugün milyonlarca liralık kamu harcamalarının, ihalelerin, tahsislerin ve bütçe kalemlerinin şeffaf olması neden yadırgansın?
HZ. ALİ'NİN ADALETİ
Kumaş rivayetinin en dikkat çekici taraflarından biri de Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'ın kendi payını babasına vermiş olmasıdır. Burada önemli olan, aile ilişkisinin kamu hakkının önüne geçirilmemesidir. Hz. Ömer, kendisine tahsis edilen pay konusunda dahi açıklama yapmak zorunda olduğunu kabul etmektedir. Bu bize çok önemli bir ilkeyi hatırlatır: Kamu görevlisinin yakınları üzerinden sağlanan avantajlar da kamu vicdanının denetimine açıktır. Çünkü yolsuzluk her zaman doğrudan para almak şeklinde gerçekleşmez. Bazen bir yakına verilen ihale... Bazen makamın sağladığı ekonomik avantaj... Bazen kamu imkânının aileye tahsis edilmesi... Kamu hakkının zedelenmesine yol açabilir. Bu nedenle kamu görevlisinin ailesiyle ilişkisi de kamu ahlâkının sınırları içerisinde değerlendirilmelidir. Beytülmal konusunda İslam tarihinin en çarpıcı anlatılarından biri de Hz. Ali ile kardeşi Akîl arasında geçtiği aktarılan hadisedir. Akîl'in maddî sıkıntı içerisinde olduğu ve kardeşi Hz. Ali'den Beytülmaldan kendisine daha fazla pay verilmesini istediği anlatılır. Meşhur rivayette Hz. Ali, kızgın bir demiri Akîl'e yaklaştırır ve dünyevî ateşin sıcaklığı karşısında insanın dayanamayacağını hatırlatarak, Allah'ın hesabını gerektirecek bir malı kardeşine vermesinin mümkün olmadığını ifade eder. Bu anlatı özellikle Nehcü'l-Belâğa'da Hz. Ali'ye nispet edilen sözler arasında yer alır. Dolayısıyla bunu doğrudan Sahihayn seviyesinde bir hadis olarak değil, Hz. Ali'nin kamu malı ve adalet anlayışını yansıtan klasik bir rivayet olarak sunmak gerekir. Mesajı ise son derece açıktır: Hz. Ali için kardeşlik başka, Beytülmal başka idi. Akrabalık, kamu hakkının önüne geçirilemezdi. Dostluk, adaletin yerine konulamazdı. Yakınlık, imtiyaz sebebi olamazdı. Bugün bunun karşılığı çok açıktır: Kamu görevlisi, makamını yakınlarını zenginleştirmek için kullanamaz.

SOFRA VE MENFAAT İLİŞKİSİ
Hz. Ali'nin Basra Valisi Osman b. Huneyf'e yazdığı mektup da kamu ahlâkı açısından son derece dikkat çekicidir. Nehcü'l-Belâğa'nın 45. mektubunda Hz. Ali, Osman b. Huneyf'in zenginlerin davet edildiği, yoksulların ise dışarıda bırakıldığı bir yemeğe katılmasından dolayı onu uyarır. Hz. Ali, valisinin böyle bir sofraya katılmasını yönetici ahlâkı bakımından problemli görür ve yediği şeyin helâl ve meşru olup olmadığından emin olmasını ister. (Nehcü'l-Belâğa, 45. mektup.) Mesele yalnızca bir sofraya oturmak değildir. Mesele, yöneticinin kendisini menfaat ilişkilerinden korumasıdır. Çünkü bazen yolsuzluk para almakla başlamaz. Bir davetle başlar. Bir hediye ile başlar. Bir ayrıcalıkla başlar. Bir "hatır" ile başlar. Sonra insan, kendisine yapılan iyiliğin karşılığını verme psikolojisine girer. İşte kamu ahlâkı burada devreye girer: Kamu görevlisi, kendisini borçlandıracak özel menfaatlerden uzak durmalıdır. Kamu malı konusunda en tehlikeli cümlelerden biri şudur: "Bundan ne çıkar?" Çıkar. Çünkü mesele yalnızca maddî değer değildir. Her küçük ihlal, insanın vicdanında bir sınırın biraz daha aşınmasıdır. Büyük yolsuzlukların psikolojik altyapısı çoğu zaman küçük meşrulaştırmalarla oluşur. İnsan önce haramı küçümser, sonra kendisini haklılaştırır, ardından başkalarının yaptıklarını örnek gösterir. Sonunda haram, alışkanlığa dönüşür.

"AMA HERKES YAPIYOR"
Beytülmal konusunda ikinci büyük tehlike de "Herkes yapıyor" cümlesidir. Herkes yapıyor diye haksızlık haklı olmaz. Çok kişi yanlış yapıyor diye yanlış doğruya dönüşmez. Toplumda yolsuzluğun yaygınlaşması, onu meşru hâle getirmez; aksine ahlâkî alarmın daha yüksek sesle çalmasını gerektirir. Hz. Peygamber'in bir hurma tanesine gösterdiği hassasiyet ile Hz. Ömer'in bir kumaş parçası konusunda hesap vermesi, Hz. Ali'nin kardeşi karşısında Beytülmal hakkını koruması aynı ahlâkî zemine işaret eder: Miktar küçüldükçe emanet küçülmez. Kamu görevi insana güç verir. Fakat güç, aynı zamanda imtihandır. Bir insanın eline ne kadar büyük imkân verilirse, sorumluluğu da o kadar büyür. Makam yükseldikçe insanın önündeki imkânlar artabilir; fakat bu imkânların şahsî menfaate dönüştürülmemesi konusunda daha dikkatli olması gerekir. Kamu görevlisinin kendisine zaman zaman şu soruları sorması gerekir: "Bu benim hakkım mı?", "Bu imkân bana şahsım için mi, kamu adına mı verildi?", "Bunu kendi paramla yapar mıydım?", "Bunu herkesin önünde açıklayabilir miyim?", "Bu davranışım topluma örnek olsa, bundan memnun olur muydum?" Ve en önemlisi: "Bunun hesabını Allah'ın huzurunda verebilir miyim?"
BEYTÜLMALIN SAHİBİ ÇOK
Beytülmalın görünürde tek bir sahibi yoktur. Ama gerçekte milyonlarca sahibi vardır. İşte paradoks tam da burada ortaya çıkar: Sahibi çok olduğu için sahipsiz zannedilen mal, aslında en çok sahibinin hakkını taşıyan maldır. Bir insanın özel parasına el uzattığınızda karşınızda bir kişi vardır. Beytülmale el uzattığınızda ise karşınızda bir toplum vardır. Bu nedenle kamu hakkı, sıradan bir malî mesele değildir. Aynı zamanda adalet meselesidir. Bugünün kandili nedir? Bugün Hz. Ömer'in kandilini birebir yaşamamız gerekmiyor. Ama onun arkasındaki ahlâkı yaşatmamız gerekiyor. Bugünün kandili; kamu malıdır. Ve insan, kendi işine geçtiğinde o kandilin ışığını şahsî menfaatine çevirmemeyi bilmelidir. Asırlar öncesinden bize dört güçlü sembol geliyor: Bir hurma... Hz. Peygamber'in, torununun ağzından çıkardığı hurma. (Buhârî, Zekât, 60, 1491.) Bir kandil... Hz. Ömer'e nispet edilen ve kamu işi ile şahsî işi birbirinden ayırma hassasiyetini anlatan meşhur rivayet. Bir kumaş... Hz. Ömer'in, üzerindeki elbisenin hesabını toplumun önünde açıklamasıyla ilgili tarihî rivayet. Bir kızgın demir... Hz. Ali'ye nispet edilen, Beytülmal karşısında kardeşliğin bile adaletin önüne geçirilemeyeceğini anlatan rivayet. Ve bir de bir sofra... Hz. Ali'nin, Basra Valisi Osman b. Huneyf'i zenginlerin davet edildiği sofraya katılması konusunda uyarması. (Nehcü'l-Belâğa, 45. mektup.) Bütün bu örnekler aynı hakikati farklı biçimlerde dile getiriyor: Emanet küçümsenmez. Kamu hakkı hafife alınmaz. Makam, kişisel menfaat aracına dönüştürülmez. Akrabalık, adaletin önüne geçirilmez. Devletin imkânı, şahsî servetin kaynağı hâline getirilmez. Ve en önemlisi: "Nasıl olsa kimse görmez" denilen yerde Allah'ın gördüğü unutulmaz.
SON SÖZ:
Bir toplumun ahlâk seviyesi, yalnızca kanunlarının çokluğu veya kurumlarının gücüyle ölçülmez. Bazen bir insanın elini kamu malına uzattığında geri çekebilmesiyle ölçülür. Çünkü hukuk, insanın elini dışarıdan tutabilir. Denetim mekanizmaları gereklidir. Şeffaflık gereklidir. Hesap verebilirlik gereklidir. Güçlü hukuk gereklidir. Fakat bütün bunların üzerinde bir kamu ahlâkına ihtiyaç vardır. İnsanın kendi kendisine: "Bu benim değil" diyebilmesi gerekir. Belki de Beytülmal ahlâkının en kısa tarifi budur: Bu benim değil. Bir hurma kadar küçük olsa da... Bir kumaş parçası kadar sıradan görünse de... Bir kandilin yağı kadar değersiz görünse de... Milyonlarca liralık bir bütçe kadar büyük olsa da... Hakkı olmayan mala uzanan el, önce mala değil emanete dokunur. Ve emanete ihanet, miktarla ölçülmez. Bu yüzden kamu görevi bir ganimet değil, imtihandır. Beytülmal bir fırsat değil, emanettir. Makam bir ayrıcalık değil, sorumluluktur. Ve o emanete uzanan elin karşısında sorulması gereken en temel soru şudur: "Bu malın hesabını kime vereceğim?" Çünkü tarih bize şunu öğretiyor: Bir hurmanın hesabı sorulabiliyorsa, bir kumaşın hesabı verilebiliyorsa, bir sofranın hesabı yapılabiliyorsa, kardeş karşısında bile Beytülmal korunabiliyorsa, milyonların emaneti olan kamu malının hesabını vermek neden ağır gelsin? Asıl mesele, hesabın sorulmasından korkmak değil; hesap veremeyecek bir işe hiç girişmemektir. Beytülmale uzanan elin önündeki en güçlü engel de budur: Hukukun korkusu, toplumun denetimi ve hepsinden önce Allah'ın huzurunda hesap verme şuuru.