KONUK YAZAR SELAHATTİN GEZER YAZDI...
Hz. İbrahim'in (a.s.) kavmi içinde bulunduğu dönemde aklıyla, muhakemesiyle ve adeta el yordamıyla Rabbini, Hâlık'ını araması malumunuzdur. Önce güneşe, sonra aya bakıp bunların hiçbirinin mahlûkatı çekip çeviren gerçek bir yaratıcı olamayacağını anlamış; aydan da güneşten de öte, her şeyi idare eden sonsuz bir kudretin varlığına hükmetmişti. Bu hadise bana bugün şunu hatırlattı: Bediüzzaman Hazretleri'nin ifadesiyle, peygamberlere verilen mucizeler, insanlık için birer terakki noktasıdır. Kur'an, peygamber mucizelerini anlatırken beşere adeta şunu fısıldar: "Siz de çalışın; ilimle, fenle bu noktaya, hatta daha ötesine ulaşın." Nitekim Hz. Davud'un (a.s.) demiri elinde yumuşatıp ondan zırh yapması, ileride insanların ilim ve fen yoluyla demiri şekillendireceğine dair bir işaret-i ilâhî gibiydi. İnsanoğlu zamanla demiri işlemeyi başardı. Hz. İbrahim'in (a.s.) de pek çok mucizesi vardır elbette. Ancak onun kâinata bakarak Rabbini araması ve ulaştığı o hak netice, bilhassa çocuklar için bir rehber, bir meşale gibidir. Büyükler bu kıssadan hissesini alır; fakat bu hâl çocuklara adeta şöyle seslenir: "Çevreniz size her şeyi tam olarak öğretmese de siz arayışa girin, düşünün, Hâlık'ınızı tanımaya çalışın."

PEKİ NİZAMI KİM KURDU?
Nitekim Kastamonu'da lise talebelerinin Bediüzzaman Hazretleri'ne gelerek, "Bize Hâlık'ımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyor" demeleri üzerine Üstadın verdiği o muhteşem dersi hatırlayalım: "Siz muallimleri değil, okuduğunuz fenleri dinleyiniz. Her fen, kendine mahsus lisanıyla mütemadiyen Allah'tan bahsedip Hâlık'ı tanıttırıyor." Demek ki anne-baba veya çevre eksik kalsa bile, çocuğun fıtratındaki o merak, idrak ve sorgulama, doğru yönlendirildiğinde onu kâinatın tek Sultanı olan Allah'a imana götüren bir yola dönüşebilir. Zaten hemen hepimizin çocukluğunda böyle bir sorgulama dönemi olmuştur. Halıya uzanıp gökyüzüne bakarken zihne üşüşen o derin soruları hatırlayın... Okulda bize bazen maddiyatçı bir bakışla, "Dünya güneşten koptu, ay dünyadan koptu..." diye anlatırlardı. Peki, bütün bunların arkasındaki nizamı kim kurdu? Usta yok, Sanatkâr yok, İrade yok! Güya her şey kendi kendine olup bitmiş... Oysa asıl soruyu sormak gerekmez mi? Bir şeyin nasıl meydana geldiğini açıklamak, onun niçin ve hangi iradeyle böyle bir nizama kavuştuğunu açıklamak mıdır? Bir hamurdan rastgele fırlayan bir parça kendi kendine poğaça, börek olamıyorsa; mutlaka bir ustanın, bir aşçının eline, ilmine ve iradesine muhtaçsa, bu koca kâinat nasıl sahipsiz olabilir? Annelerimiz o hamuru yoğurur, şekil verir, fırına sürer. İlim ve irade olmadan hiçbir şey kendi kendine maksatlı bir şekle kavuşamaz. Çocukluğum Erzurum'un çetin kışlarında geçti. Evin büyük çocuğu olduğum için daha ilkokul çağlarında, ellerim nasır bağlayana kadar kar kürerdim. Oyun oynarken de kar topu yapıp fırlatırdım. Şimdi düşünelim: Sadece kar topu fırlatmakla bir kardan adam oluşabilir mi? Kardan adam yapmak için bile benim irademe, kudretime ve "nasıl yapılacağını bilme" ilmime ihtiyaç vardır. Bir kar topunu fırlatmak, onu kendi başına kardan adama dönüştürmüyorsa; kâinatın oluşumunu anlatırken de asıl soruyu sormamız gerekmez mi? Bu muazzam nizamı kim kurdu? Bir yaprak bile ağacın odunundan rastgele fırlayıp çıkamaz. O küçücük yaprağın arkasında sonsuz bir ilim ve kudret vardır. Kâinatın Hâlık'ı tektir; her şey O'nun ilmi, iradesi ve kudretiyle bir ölçü ve nizam içerisinde yaratılmıştır.
SORGULADIĞIMIZ SORULAR
Çocukken sohbet meclislerine gitmeye başladığımızda, zihnimizde evvelden sorguladığımız bu soruların cevaplarını bulunca sanki cebimize harçlık konmuş gibi mutlu olurduk. Demek ki çocukken kafa yormak, aklı çalıştırmak ve soru sormak, hakikatin kapısını açan en büyük anahtarlardan biridir. İşte burada anne-babalara büyük görev düşüyor. Çocuğun sorusundan korkmamak, onu susturmak yerine doğru cevabın peşine düşmesine yardımcı olmak gerekir. Çocuklara küçük yaştan itibaren okuma sevgisi aşılamalı, zihinlerini zehirleyecek zararlı unsurlardan koruyup onları faydalı kitaplarla ve güzel sohbetlerle buluşturmalıyız. Çünkü çocuk yalnızca büyütülmez; aynı zamanda düşünmeyi öğrenir. Böylesi bir terbiye ile yetişen çocuklar, Hz. İbrahim'in (a.s.) o arayış ruhunu kendi küçük âlemlerinde yaşatır; gökyüzüne baktıklarında yalnızca güneşi ve ayı değil, onların arkasındaki Hâlık'ı düşünmeye başlarlar. Belki de bir çocuğun halıya uzanıp gökyüzüne bakarken sorduğu küçücük bir soru, onu ömür boyu sürecek büyük bir hakikat arayışına çıkaracaktır. Rabbim bütün çocuklarımıza hakikate ulaşmayı, hakikati yaşamayı ve insanlığa faydalı birer genç olmayı nasip eylesin. İleride insanlığa örnek olacak, huzurlu ve bereketli yuvalar kurup hayırlı evlatlar yetiştirmelerini lütfetsin.

