PROF. DR. TAHSİN KOÇYİĞİT YAZDI...

İnsanı yaşat ki devlet yaşasın sözü yalnızca güzel bir devlet düsturundan ibaret değildir; yöneticinin kendisine emanet edilen insan karşısındaki sınırını da belirler. Devletin en üst makamından en küçük birimine kadar insana verilen değer; adaletin, liyakatin, hukukun ve kamu vicdanının korunması bakımından temel ölçüdür. Çünkü devletin itibarı, vatandaşının kendisini ne kadar değerli, güvende ve huzurlu hissettiğiyle ölçülür. Başkan Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın konuşmalarında Şeyh Edebali'ye atıfla sıkça dile getirdiği bu söz, aslında kadim devlet geleneğimizin özlü bir ifadesidir. İçinde devasa bir devlet felsefesi barındırıyor. Çünkü devlet, nihayetinde insan için vardır. Devletin bütün kurumları, bütün makamları, bütün mevzuatı ve bütün imkânları insanın huzuru, güvenliği, adaleti ve refahı için seferber edildiğinde anlam kazanır. Devlet yalnızca binalardan, makam odalarından, mühürlerden ve protokollerden ibaret değildir. Devlet, vatandaşın kendisini güvende hissetmesidir. Hakkını ararken yalnız olmadığını bilmesidir. Bir kamu kurumunun kapısından içeri girdiğinde karşısında kendisine yukarıdan bakan bir otorite değil, hizmet etmekle görevli bir kamu görevlisi bulmasıdır. Belki de en önemlisi, insanın devlet karşısında onurunu muhafaza edebilmesidir.
SİYASET FARKLI YORUMLARA AÇIKTIR
Bu anlayışın tarihimizdeki en güçlü karşılıklarından biri de Hz. Ömer'e nispet edilen şu çarpıcı sorudur: "Annelerinin hür olarak doğurduğu insanları ne zamandan beri kendinize köle yaptınız?" Bu söz, yalnızca geçmişte yaşanmış bir hadisenin cümlesi değildir. Yöneticinin yetkisini hangi sınırlar içerisinde kullanması gerektiğini hatırlatan evrensel bir ilkedir. Çünkü makamın olduğu yerde doğal olarak güç vardır. Gücün olduğu yerde ise ölçüye, ahlaka, hukuka ve adalete ihtiyaç vardır. Devletin insana dokunan yüzü salt kanunlarda ve yönetmeliklerde görünmez. Bazen bir çocuğun gözlerinde... Bazen yaşlı bir vatandaşın elinde... Bazen yoksul, bazen yoksun bir garibin sofrasında... Bazen devletin himayesindeki bir çocuğun başını okşayan bir devlet büyüğünün şefkatinde kendisini gösterir. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın toplumun farklı kesimleriyle doğrudan temas kurması; çocuklarla, ailelerle, yaşlılarla ve çeşitli vesilelerle vatandaşlarımızla bir araya gelmesi, onları ilgi ve sabırla dinlemesi, karşılaştığı sorunlara çoğu zaman oracıkta çözüm üretmesi, devletin insana dokunan yüzünün güçlü bir tezahürüdür. Siyaset elbette farklı yorumlara ve değerlendirmelere açık bir alandır. Fakat insanla doğrudan temasın, vatandaşın derdini dinlemenin, bir çocuğun göz hizasına eğilmenin, yaşlının elini tutmanın ve insanların sorunlarına çözüm üretmeye gayret etmenin devlet yönetimi açısından önemli bir anlam taşıdığı açıktır. Çünkü devlet adamlığı biraz da insanın yüzüne bakabilme sorumluluğudur.
MEMURUN DAVRANIŞI DA DEVLETTİR
İnsanın yüzüne bakabilmek... Onun derdini dinleyebilmek... Kendisini anlatmasına sabırla imkân vermek... Bir çocuğun göz hizasına eğilebilmek... Yaşlının elini tutabilmek... Vatandaşın sorununu yalnızca dinlemekle kalmayıp, mümkünse daha oracıkta çözüm üretebilmek... İşte "insanı yaşat" anlayışının sahadaki karşılığı biraz da budur. Fakat devletin insana dokunan yüzünün yalnızca en üst makamda görünmesi elbette yeterli değildir. Bu anlayışın devletin bütün kademelerine sirayet etmesi gerekir. Çünkü devletin vatandaşa en yakın yüzü, Sayın Cumhurbaşkanımız değildir; memurdur, müdürdür, amirdir, siyasidir, yöneticidir. Vatandaş çoğu zaman devleti Cumhurbaşkanının şahsında değil; kapısını çaldığı kurumun koridorunda, karşısına oturan memurun yüzünde, kendisine verilen cevabın tonunda ve yöneticinin adalet duygusunda görür. Cumhurbaşkanımızın vatandaşa uzattığı sıcak el, kurumların kapısında da aynı sıcaklıkla karşılık bulduğunda devlet-vatandaş ilişkisi daha da güçlenir. Yukarıdaki merhamet aşağıya, yukarıdaki adalet anlayışı aşağıya, yukarıdaki insan merkezli yaklaşım aşağıya doğru ne kadar güçlü taşınırsa devlet de vatandaşına o kadar yakınlaşır. Çünkü devletin itibarı yalnızca en üst makamın itibarı değildir. Bir memurun vatandaşa davranışı da devlettir. Bir müdürün adalet anlayışı da devlettir. Bir amirin üslubu da devlettir. Bir siyasinin vatandaşla kurduğu ilişki de devlettir. Bir yöneticinin vicdanı da devlettir. Bu nedenle kamu yönetiminde görev almak, yalnızca bir makamı işgal etmek değil, aynı zamanda devleti temsil etme sorumluluğunu taşımaktır. Ve her makam sahibinin zaman zaman kendisine şu soruyu sorması gerekir: "Benim davranışım bu insanın devlete olan güvenini artırıyor mu, yoksa azaltıyor mu?" İşte meselenin düğümlendiği yer tam burasıdır.
MAKAM BİR EMANETTİR
Bir yönetici makamına geldiğinde elbette karar alma yetkisine sahip olur. Fakat bu yetki, insanları küçümseme veya onların hayatları üzerinde keyfî tasarrufta bulunma yetkisi değildir. Makam, her şeyden önce emanettir. Yetki emanettir. İmza emanettir. İnsanların kaderine dokunan her karar ise büyük bir sorumluluktur. Bu nedenle kamu yöneticisinin gücü, insanlara ne kadar hükmedebildiğiyle değil, kendisine verilen gücü ne kadar adil ve ölçülü kullanabildiğiyle değerlendirilmelidir. Bir memurun geleceğinin yöneticisinin kişisel kanaatine bağlı olduğu düşüncesi dahi kurum açısından sağlıklı değildir. Bir işçinin hakkını dile getirmekten çekinmesi... Bir akademisyenin düşüncesini açıklarken mesleki geleceği konusunda kaygı duyması... Bir çalışanın hukuka uygun davranmakla amirinin beklentisi arasında kalması... Bunların her biri üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken kurumsal meselelerdir. Çünkü kurumsal adaletin en önemli göstergelerinden biri, insanların doğru bildiklerini makul bir güven ortamı içerisinde söyleyebilmeleridir. Yönetici ile ast arasındaki ilişki de bu açıdan büyük önem taşır. Bir yönetici, kendisine bağlı çalışanları yalnızca verilen görevlerin uygulayıcısı olarak değil, aynı zamanda kurumun ortak sorumluluğunu taşıyan insanlar olarak görmelidir. Eğer bir yönetici, kendi yanlış kararlarının veya hukuken tartışmalı uygulamalarının sorumluluğunu astlarına taşımaya çalışıyorsa, burada ciddi bir yönetim problemi ortaya çıkar. İyi yönetici, astını zor durumda bırakmaz. Kendi sorumluluğunu başkasına yüklemez. Çalışanını hukuk ile emir arasında çaresiz bırakmaz. Aksine, doğruyu gösterir; yanlışın önüne geçer ve gerektiğinde sorumluluğu üstlenir. Çünkü yöneticilik, yalnızca emir verme sanatı değildir. Yöneticilik, sorumluluk alma sanatıdır.

ADALET-LİYAKAT DENGESİ ÖNEMLİ
Kamu hizmetinin gereği olarak farklı görev ve yerlerde görevlendirme yapılması elbette yönetimin doğal araçlarından biridir. Kurumların ihtiyaçları değişebilir. Personelin farklı alanlarda değerlendirilmesi gerekebilir. Ancak her idari işlemin olduğu gibi görevlendirmenin de hukuka, ölçülülüğe, kamu yararına ve objektif kriterlere dayanması gerekir. Çünkü bir görevlendirmenin hukuken mümkün olması, onun her şart altında adil algılanacağı anlamına gelmez. Eğer görevlendirmeler zaman içerisinde belirli kişileri yıldıran, yalnızlaştıran veya görev yaptığı çevreden uzaklaştıran bir uygulama görüntüsü vermeye başlarsa, bunun kurum açısından ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Daha açık ifade etmek gerekirse: Bir görevlendirme, fiilen bir cezalandırma veya sürgün niteliği taşıyorsa, kamu vicdanında ciddi soru işaretleri doğurabilir. Oysa hukuk düzeninde disiplinin de, soruşturmanın da, savunmanın da, itirazın da kendi usulleri vardır. İdari yetkinin bu mekanizmaların yerine geçmemesi, kamu yönetimine duyulan güven açısından son derece önemlidir. Bir kurumun girişinde "Adalet" yazabilir. "Liyakat" yazabilir. "Etik" yazabilir. "Kamu yararı" yazabilir. Fakat bu kavramların gerçek değeri, kurumun günlük uygulamalarında ortaya çıkar. Adalet, yöneticinin sevdiği insanın hakkını korumak kadar sevmediği insanın hakkını da koruyabilmektir. Liyakat, yakın olana değil ehil olana görev vermektir. Etik, kimsenin görmediği yerde de doğru olanı yapabilmektir. Kamu yararı ise şahsî tercihlerin üzerinde tutulması gereken ortak menfaattir. İşte bu nedenle bir kurumda insanlar düşüncelerini ifade etmekten çekiniyor, yanlış gördükleri bir uygulamaya itiraz etmekte tereddüt ediyor veya yöneticinin kişisel kanaatinin hukuk kadar belirleyici olduğu hissine kapılıyorsa, burada yönetim kültürü yeniden gözden geçirilmelidir. Çünkü adaletin tabelaya değil, davranışa ihtiyacı vardır.
GÖREVLENDİRME BİR HİZMET ARACIDIR
MAKAM, insana hükmetme imkânından önce ona hizmet etme sorumluluğudur. Namuslu memurun hakkını korumak, işçinin emeğine saygı göstermek, yöneticinin astını hukuka aykırı bir sorumluluğun altına sokmamasını sağlamak da devlet yönetiminin bir parçasıdır. Görevlendirme bir hizmet aracıdır; adalet ve ölçülülükten uzaklaştığında ise kurumun güven duygusunu zedeleyebilir. Devletin vatandaşa uzanan eli ne kadar şefkatli, kurumlarının dili ne kadar adil ve yöneticilerinin vicdanı ne kadar güçlü olursa, devlet ile millet arasındaki bağ da o kadar sağlam olur. Çünkü insanı yaşatmak yalnızca hayatını korumak değildir; onun onurunu, hukukunu, emeğini, ekmeğini ve özgürlüğünü de korumaktır. Ve belki de bütün makam sahiplerinin zaman zaman kendilerine sorması gereken en önemli soru hâlâ aynıdır: Annelerinin hür doğurduğu insanları ne zamandan beri kendimize bağımlı, çaresiz ve mahkûm görüyoruz? "Cenab-ı Hak devletimize, milletimize zeval vermesin" Duasıyla...
ADALET VE HUKUKA GÜVEN
DEVLET güçlü olmalıdır. Ama gücünü insanı korumak için kullanmalıdır. Devlet otoriter olabilir. Ama keyfî olmamalıdır. Devlet disiplinli olabilir. Ama hakkaniyetten uzaklaşmamalıdır. Çünkü devletin gerçek itibarı, vatandaşın korkusundan değil, adalete ve hukuka duyduğu güvenden doğar. Vatandaş devlet kapısına geldiğinde kendisini küçük hissetmemelidir. Memur, görevini yaparken hukukla korunmalıdır. İşçi, hakkını dile getirirken geleceği konusunda endişe taşımamalıdır. Akademisyen, düşüncesini ifade ederken makam ilişkilerinin gölgesinde kalmamalıdır. Yönetici ise sahip olduğu yetkinin geçici, sorumluluğunun ise kalıcı olduğunu unutmamalıdır. Çünkü makam geçicidir. Koltuk geçicidir. Yetki geçicidir. İnsan kalır. Ve insanın hafızasında makamların büyüklüğü değil, kendisine nasıl davranıldığı kalır. Bugün Hz. Ömer'e nispet edilen o tarihî soruyu yeniden hatırlamakta fayda var: "Annelerinin hür olarak doğurduğu insanları ne zamandan beri kendinize köle yaptınız?" Bu soru aslında her dönemin yöneticisine yöneltilmiş bir vicdan sorusudur. Ne zamandan beri makam, insanın üzerinde sınırsız bir güç anlamına geliyor? Ne zamandan beri yetki, kişisel tercihler için kullanılabilir bir imtiyaz olarak görülüyor? Ne zamandan beri bir insanın ekmeği, emeği ve geleceği bir başkasının kişisel takdirine bu kadar bağımlı hâle gelebiliyor? Hz. Ömer'in sözünün asıl büyüklüğü de burada yatıyor. O söz, yöneticinin karşısına insanı koyuyor. Makamın karşısına onuru... Gücün karşısına adaleti... Ve yetkinin karşısına emaneti... Şeyh Edebali'ye atfedilen "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" sözü ile Hz. Ömer'e nispet edilen "Adalet mülkün temelidir" deyişi, aslında aynı hakikatin iki farklı ifadesidir. Her ikisi de yöneticinin sorumluluğunu ve yetkisinin sınırlarını hatırlatır.