Geçen yazılarımdan birinde size İstanbul pazarında ilk defa gördüğüm greyfurttan bahsetmiştim. Erzurum'dan İstanbul'a gelmiş, pazarda kocaman sarı meyveler görmüş ve onları limon zannetmiştim. Birkaç hafta ne olduğunu sormaya utandığım için sadece uzaktan bakmıştım. Nihayet cesaret edip pazarcıya sorduğumda gerçeği öğrenmiştim: "Bunlar limon değil, greyfurt." İşte o gün bir meyveyi tanımıştım. Sonra tadına baktım. Sonra sevdim. Sonra müdavimi oldum. Yıllar sonra fark ettim ki, o küçük hadise bana cennet nimetlerini anlamak için güzel bir ders vermiş. İnsan aynı zamanda bilmek, tanımak, anlamak ve sevmek için yaratılmış. Bediüzzaman Hazretleri, İşârâtü'l-İ'câz'da bu hakikati tek cümlede özetliyor: "Hülâsa: İnsan, ebed için yaratılmıştır. Onun hakikî lezzetleri, ancak marifetullah, muhabbetullah, ilim gibi umûr-u ebediyededir." İnsan Allah'ı tanıyacak, sevecek ve ibadet edecek.

İNSANIN EDEBİYET ARZUSU
Dünyada hiçbir lezzetin üzerine "artık tamam" diyemiyoruz. Çünkü insanın içinde ebediyet arzusu var. Üstad başka bir yerde, aynı bahis içerisinde çok dikkat çekici bir ölçü koyuyor: "Lezzet ve nimet ise, devam etmek şartıyla lezzet ve nimet sayılabilir." Dünyada ise en güzel nimetlerin bile sonu var. Bir elmayı yersiniz, biter. Kalp ebed istiyor, dünya fanilik üzerine kurulu. İnsan seviyor, fakat ayrılık korkusu taşıyor. Üstad'ın ifadesiyle: "Pek çok muvakkat lezzetler var ki, zevalleri dâimî elemleri intaç ettiği gibi; çok elemlerin zevali de, leziz lezzetlere bâis olur." Cennet sadece daha güzel yemeklerin, daha güzel meyvelerin, daha güzel sarayların bulunduğu bir yer değildir. Bir meyveyi yiyeceksiniz, lezzet bitecek diye korkmayacaksınız. Yine Üstad: "Onun hakikî lezzetleri, ancak marifetullah, muhabbetullah, ilim gibi umûr-u ebediyededir." diyor. Cennette insan sadece nimetleri tüketmeyecek, nimetlerin mânâsını da bilecek. Benim greyfurt hadisemde de küçük bir merhaleler zinciri vardı: Önce gördüm, sonra merak ettim. Sonra sordum, sonra öğrendim. Sonra tattım, sonra sevdim. İnsanın ebedî hayatına yönelik de buna benzer bir sır var: Dünyada bir şeyi öğrenince "Bunu da öğrendim" diyoruz, sonra karşımıza binlerce bilinmeyen çıkıyor. Cennette ise insanın marifeti ve hayreti tükenmeyecek. Demek ki cennet sadece lezzetin devam ettiği değil, marifetin de derinleştiği bir âlem. İşte cennet meyvelerinin dünyadakilere benzemesi de burada başka bir mânâ kazanıyor. Üstad diyor ki: "Çünkü Cennetin meyveleri, birbirine benzediği gibi, dünya meyvelerine de zahiren benzerler." Ne büyük bir rahmet! İnsan tamamen yabancı bir âleme gönderilmiyor. Bir elmayı gördüğünde elma diyecek, üzümü gördüğünde üzüm diyecek, kirazı gördüğünde kiraz diyecek. Ama tadına baktığında: "Ben dünyada elma yememişim!" diyecek. Çünkü dünya meyveleri ile cennet meyveleri arasında sûret bakımından bir tanışıklık, hakikat bakımından ise büyük bir fark var; rüya ile hakikat gibi. İşte benim İstanbul greyfurtum da bana bunu öğretti. Ben onu ilk gördüğümde tanımıyordum. Ama cennette inşallah göreceğimiz nimetlerde böyle bir yabancılık olmayacak. Allah kuluna "Al bakalım, ne olduğunu da kendin bul" demeyecek; onu tanıyacağız. Sonra hakikatini görünce hayret edeceğiz. Ve belki cennette en büyük sürprizlerden biri de bu olacak: Tanıdığımız şeylerin tanıyamayacağımız kadar güzelleşmiş hâliyle karşılaşmak. Dünyada sevdiğimiz bir insanı göreceğiz. "Bu annem" diyeceğiz, "Bu babam, bu kardeşim, bu dostum, bu eşim" diyeceğiz. Tanıyacağız. Fakat sonra hayret edeceğiz: "Sen dünyadaki sen değilsin!"
HAKİKİ LEZZET EBEDİDİR
Çünkü orada insan da dünyadaki hâliyle kalmayacak. Dünyadaki hastalıklarından, yaşlılığından, yorgunluğundan, kederlerinden ve eksikliklerinden arındırılmış bir hâlde karşımıza çıkacak. Yani cennet bize hem tanıdıklık hem hayret verecek; hem ünsiyet olacak hem yenilik. Hem tanıyacağız hem hayran kalacağız. Belki cennetin lezzetlerinden biri de tam olarak budur. İşârâtü'l-İ'câz'da Bediüzzaman, meyvelerin lezzetinin "teceddüd ve tebeddülünde" olduğunu da söylüyor; yani yenilenme ve değişmesin de... Düşünün: Aynı nimetten bıkmamak, her defasında yeni bir lezzet bulmak, her defasında başka bir tecelli görmek... Dünyada bu, sınırlı ölçüde mümkün. Cennette ise ebediyet içinde sınırsız bir yenilenme söz konusu. Demek ki cennet, aynı şeylerin sonsuza kadar tekrarlanması değil; sonsuzluk içinde tükenmeyen bir yenilenme ve derinleşme âlemidir. İnsan da bundan dolayı bıkmayacak. İnsanın hakikî lezzeti yalnız damakta değil; kalbinde, ruhunda, aklında ve marifetindedir. Yıllar önce İstanbul pazarında bir greyfurt gördüm. Ne olduğunu bilmiyordum, utandım, soramadım. Sonra öğrendim, tattım, sevdim. Bugün geriye dönüp baktığımda, o greyfurtun bana sadece bir meyve tanıtmadığını düşünüyorum; bana küçük bir cennet dersi vermiş. İnsan bilmediğini merak ediyor, öğrendiğini seviyor, sevdiğini devam ettirmek istiyor. Ve bütün bunlar gösteriyor ki insan, geçici şeyler için yaratılmamış; insan ebed için yaratılmış. Bu yüzden dünyada hiçbir nimet onu bütünüyle doyurmuyor. Hiçbir bilgi merakını tamamen bitirmiyor. Hiçbir sevgi kalbini bütünüyle doldurmuyor, hiçbir güzellik gözünü doyurmuyor. Çünkü insanın ölçüsü dünya değil, insanın ölçüsü ebediyettir; Allah'ı, Resulünü ve Onların sevdiklerini sevmektir. Belki de greyfurtun bana söylediği en büyük söz buydu: Dünyada bir meyvenin bile ne olduğunu öğrenirken bu kadar heyecanlanan insan, cennette Allah'ın nimetlerini ve tecellilerini tanıdıkça nasıl bir hayret ve lezzet yaşayacak? Orada greyfurtun ötesi var. Elmanın ötesi, üzümün ötesi... Dünyada bildiğimiz bütün güzelliklerin ötesi... Ve bütün bunların da ötesinde: Marifetullah... Muhabbetullah... İlim... Çünkü insan ebed için yaratılmıştır. Ve insanın hakikî lezzeti de ancak ebedî olan şeylerdedir. Rabbim bize o ebedî lezzetleri tatmayı, o nimetleri tanımayı, o hakikatleri bilmeyi ve en önemlisi de nimetlerin sahibini tanıp sevmeyi nasip etsin. Âmin.

