PROF. DR. TAHSİN KOÇYİĞİT YAZDI...

Telefonun öbür ucundaki ses birkaç kelime söyler. Yutkunuruz... Bir an sessizlik olur. İnsan, söyleyecek çok şeyi olduğu hâlde kelimelerini toparlayamaz. Çünkü ölüm karşısında söz biter; mana çoğalır. Nihayet ağzımızdan, çoğu zaman farkında bile olmadan, o kadim cümle dökülür: "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn..." Ardından: "Allah rahmet eylesin." "Allah taksiratını affeylesin." "Başınız sağ olsun." "Allah sabr-ı cemil versin." "Metanet versin." "Allah cennetinde kavuştursun" "Peygamberimize (as) komşu eylesin." Ve benzeri dua cümleleri, öyle sıradan cümleler değildir. Her biri, bu topraklarda yüzyıllar boyunca şekillenmiş bir iman ve medeniyet dilinin parçalarıdır. Belki de bir milletin kültürünü anlamanın en sahici yollarından biri, onun düğünde olduğu gibi, ölüm karşısında ne söylediğine de bakmak gerekir. Çünkü insanın gerçek yüzü, hayatın neşesinde olduğu kadar; hayatın gerçek yüzünde ortaya çıkar.
"BİZ ALLAH'A AİDİZ..."
Kur'an-ı Kerim, musibet ve ölüm karşısında bize bir cümle öğretir: "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn." "Biz Allah'a aidiz ve yine O'na döneceğiz." Bu cümle, ölüm karşısındaki bütün düşüncemizi tek başına özetler. Biz O'ndan geldik. Can O'nundur. Hayat O'nundur. Ve gün geldiğinde canı sahibine teslim edeceğiz. İnsanın dünyadaki en büyük yanılgılarından biri, sahip olduğu her şeyin gerçekten kendisine ait zannetmesidir. Makam bizimdir sanırız. Para bizimdir. Ev bizimdir. İtibar bizimdir. Gençlik bizimdir. Sağlık bizimdir. Hatta canımızın, tenimizin bile bizim olduğunu düşünürüz. Oysa ölüm gelir ve bütün bu "benim"lerin üzerine bir kalın çizgi çeker. Canın sahibi konuşur. Emanet sahibine döner. İşte "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" tam da bu hakikati hatırlatır. Cenazenin başında aslında yalnızca ölene değil, kendimize de konuşuruz: Sen de O'ndansın ve sen de O'na döneceksin.
"HÜKÜM ALLAH'IN!"
Cenaze evlerinde büyüklerimizden sıkça duyduğumuz bir başka söz vardır: "Hüküm Allah'ın." Bu iki kelimenin içinde koca bir teslimiyet ahlâkı vardır. İnsan ölüm karşısında çaresizdir. Ne makamın, ne servetin, ne şöhretin, ne de gücün ölüm karşısında hükmü kalır. Ölüm, insanı bütün sıfatlarından soyup hakikatiyle baş başa bırakır. İşte "Hüküm Allah'ın" demek, acıyı inkâr etmek değildir. "Üzülmeyin" demek hiç değildir. Tam tersine, acının gerçekliğini kabul ederken Allah'ın hükmüne teslim olabilmektir. Bizim medeniyetimizde ölüm karşısındaki vakar biraz da buradan gelir. Gözyaşı vardır, acı vardır, hüzün vardır, ama isyan yoktur. Hüzün vardır ama ümitsizlik yoktur. Ayrılık vardır ama Allah'a güven vardır. "Allah rahmet eylesin..." Belki de cenazelerin ardından en çok söylediğimiz cümledir: "Allah rahmet eylesin." Ne kadar sade, ne kadar güzel ve ne kadar derin... Çünkü ölümden sonra insanın adına yapabileceğimiz en güzel şeylerden biri duadır. Onun geçmişini değiştiremeyiz. Ömrünü uzatamayız. Dünyadaki işlerini tamamlayamayız. Ama onun için Allah'tan rahmet dileyebiliriz. Bu yüzden "Allah rahmet eylesin" bir taziye klişesi değil, mübarek bir dua ve eşsiz bir vefa cümlesidir. Son zamanlarda özellikle vefat haberlerinin ardından "Allah rahmet eylesin" duasının göz ardı edilmemesi gerektiğini sıkça duyuyoruz. Bunu yadırgamamak gerekir. Bilakis bundan memnuniyet duymalıyız. Ünlü ya da ünsüz birinin, ölüm karşısında "Allah rahmet eylesin" demesi, bir başkasının "Mekânı cennet olsun" diye dua etmesi, bu toplumun kadim değerlerinin hâlâ yaşadığını gösterir. Bunları "eski ifadeler" diye küçümsemeyelim. Çünkü bir milletin bütün hafızası birkaç kelimeye sığıverir. "Allah rahmet eylesin" de o ifadelerden biridir. "Allah taksiratını affeylesin" demek ne demektir? Taziye dilimizin bir başka ifadesi: "Allah taksiratını affeylesin." Bu söz zaman zaman yanlış anlaşılabiliyor. Sanki vefat eden kişinin kötü ahlaklı veya günahkâr biri olduğu ima ediliyormuş gibi düşünülebiliyor.

YAŞAYANLARA DA BİR MESAJ
Oysa bizim kültürümüzde bunun anlamı çok daha geniştir. İnsan kusursuz değildir. Hepimizin eksiği, hatası, ihmali vardır. Kimi zaman bir kalp kırarız. Kimi zaman bir hakkı gözetemeyiz. Kimi zaman Rabbimize karşı sorumluluklarımızda eksik kalırız. Bazen bilerek, bazen bilmeden hata ederiz. Dolayısıyla "Allah taksiratını affeylesin" demek, "O kötü bir insandı" demek değildir. "Ya Rabbi, onun bilerek veya bilmeyerek işlediği kusurları bağışla" demektir. Aslında bu söz, ölen kadar yaşayanlara da bir mesaj verir: Bugün onun için dua ediyorsun; yarın senin için dua edilecek. "Başınız sağ olsun" bir medeniyet cümlesidir Bizim taziye kültürümüzde öleni anmak kadar geride kalanı teselli etmek de vardır. "Başınız sağ olsun." "Allah sabr-ı cemil versin." "Allah metanet versin." Bu sözlerin her biri, insanı yalnız bırakmayan bir toplum anlayışının izidir. Çünkü ölüm yalnızca ölenin hayatını sona erdirmez. Geride kalanların hayatında da büyük bir boşluk açar. Bir anne evladını kaybettiğinde dünya onun için aynı dünya değildir. Bir evlat babasını kaybettiğinde hayatındaki bir sütun yıkılmıştır. Bir eş hayat arkadaşını kaybettiğinde evin sessizliği bile değişir. İşte biz o nedenle sadece "sabır" dilemeyiz. Sabr-ı cemil dileriz. Her türlü ızdıraba karşı ayakta kalma, direnme gücüdür:güzel bir sabır... Acıyı inkâr etmeyen, fakat insanı acının altında ezdirmeyen; güzel bir sabır. Ve metanet dileriz. Yani yeniden ayağa kalkabilme gücü... Hayata tutunabilme kuvveti... Taziye dili, millî hafızamızdır. Diller değişir. Kelimeler değişir. İletişim biçimleri değişir. Sosyal medya hayatımıza yeni ifadeler getirir. Bütün bunlar hayatın tabii akışıdır. Fakat bazı sözlerin kaybolması, sadece birkaç kelimenin unutulması değildir. Bir medeniyetin hafızasından bir parçanın silinmesidir.
ACIYI BİRLİKTE PAYLAŞIRIZ
"İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" dediğimizde Kur'an'ın diliyle konuşuruz. "Hüküm Allah'ın" dediğimizde teslimiyeti hatırlarız. "Allah rahmet eylesin" dediğimizde rahmeti hatırlarız. "Allah taksiratını affeylesin" dediğimizde insanın kusurlu ve Allah'ın affına muhtaç olduğunu hatırlarız. "Başınız sağ olsun" dediğimizde acıyı paylaşırız. "Sabr-ı cemil ve metanet" dediğimizde insanın insana yoldaş olması gerektiğini hatırlarız. Bunların tamamı bizim Türk-İslam medeniyetimizin ölüm karşısındaki ahlâkıdır. Bu nedenle taziye dilimizi korumak, yalnızca kadîm ifadeleri korumak değildir. Kendimizi korumaktır. Ölüm bize ne söylüyor? Bir cenazenin ardından eve dönerken insanın içinde tuhaf bir sessizlik olur. Biraz önce toprağa verilen insanı düşünürsün. Daha dün konuştuğun, güldüğün, belki birlikte sohbet ettiğin, çay içtiğin insan artık yoktur. Sonra kendine dönersin. Ve birden fark edersin: Sıra bize de gelecek. Bu, karamsar bir düşünce değildir. Hayatın hakikatidir. Biz O'ndan geldik. Can emanetini bir süre taşıdık. Sevdik. Üzüldük. Çalıştık. Yuvalar kurduk. Çocuklarımızı büyüttük. Dostluklar kurduk. İyilikler yaptık. Hatalar yaptık. Ve sonunda emanet sahibine dönecek. Belki de ölümün bize verdiği en büyük ders budur: Hayat bir mülk değil, emanettir. Ve emanetin bir gün sahibine teslim edileceğini bilerek yaşamak, insanı daha iyi bir insan yapar.
ŞEFKATE SUSUZLUĞUMUZ
Öyleyse cenazenin ardından söylediğimiz her söz, biraz da kendimize söylenmiş bir sözdür. "Allah rahmet eylesin" derken rahmete, merhamete, şefkate susuzluğumuzu hatırlarız. "Allah taksiratını affeylesin" derken kendi kusurlarımızı düşünürüz. "Başınız sağ olsun" derken insanın insana yoldaş olması gerektiğini hatırlarız. "Sabr-ı cemil" derken sabrın sadece katlanmak değil, her türlü zorluğa ve acıya güzelce direnmek olduğunu öğreniriz. Ve "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" derken hayatın sırrını yeniden keşfederiz: "Biz O'nunuz. O'ndan geldik ve yine O'na döneceğiz." Allah bu dünyadan göçüp giden bütün geçmişlerimize rahmet eylesin. Taksiratlarını affeylesin. Mekânlarını cennet eylesin. Geride kalanlara sabr-ı cemil ve metanet versin. Bize de henüz taşıdığımız can emanetinin kıymetini bilerek yaşamayı nasip etsin. Ve bir gün emanet gerçek sahibine döndüğünde, bizim için de birileri ardımızdan 'anladığımız dilden' konuşsun: "Allah rahmet eylesin..."