PROF. DR. TAHSİN KOÇYİĞİT YAZDI...

Eski Millî Eğitim Bakanı Mahmut Özer, geçenlerde kaleme aldığı bir yazıda Hannah Arendt'in "kötülüğün sıradanlığı" tezini İslâm ahlâk kavramlarıyla buluşturdu. Sn. Özer, bu yazısında kötülüğün nasıl normalleştiğini incelemiş; İslâmî terminoloji ile münkerin maruflaşmasına karşı ahlâkî direncin ve kalben buğzetmenin hayati önemine dikkat çekmiş. Bu tespit, üzerinde biraz daha düşünmeyi hak ediyor. Çünkü insanı ve toplumu tehdit eden kötülük her zaman yüzünü açıkça göstermez. Bazen kötülük, kötü olduğunu gizleyerek değil, insanları ona alıştırarak güç kazanır. Önce şaşırtır, sonra rahatsız eder, ardından alışkanlık hâline gelir. Bir müddet sonra kimse onun üzerinde konuşmamaya başlar. En sonunda ise kötülük, kötülük olmaktan çıkarılarak hayatın olağan akışı içerisinde değerlendirilmeye başlanır. İşte tam da bu noktada İslâm ahlâkının son derece önemli kavramlarından biri olan "münkerin maruflaşması" meselesi karşımıza çıkar.
KÖTÜLÜK HEP KÖTÜ GÖRÜNMEZ
"Münker" kelimesi, İslâmî ahlâk ve düşünce dünyasında Allah'ın ve toplumun meşru ölçülerine aykırı olan, sağduyu tarafından da reddedilen davranışları ifade ederken "maruf", iyi, güzel, doğru ve toplumun sağduyusu tarafından kabul edilebilir olanı anlatır. Ancak hayatın en ciddi ahlâk problemlerinden biri, zaman içerisinde bu iki kavram arasındaki sınırların bulanıklaşmasıdır. Yalan söylemek ayıp olmaktan çıkıp bir tür beceri gibi görülmeye, haksız kazanç ticari maharet olarak değerlendirilmeye, başkasının hakkını yemek uyanıklık diye nitelendirilmeye, kamu malına zarar vermek "nasıl olsa devletin malı" düşüncesiyle meşrulaştırılmaya, israf zenginliğin göstergesi sayılmaya ve gösteriş başarıyla karıştırılmaya başladığında artık yalnızca tek tek insanların davranışlarından söz etmiyoruz; ahlâkî ölçülerin toplum içerisinde yer değiştirmesinden söz ediyoruz. Sosyal medyada bir insanı hedef göstermek "tepki koymak", başkasının özel hayatını konuşmak "muhabbet", kaba ve kırıcı konuşmak ise "açık sözlülük" olarak sunulabiliyorsa burada üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir ahlâkî dönüşüm vardır. Çünkü insan bazen kötülüğü yaparken değil, kötülüğü kötülük olarak görmekten vazgeçtiğinde ahlâkî savunmasını kaybeder.
'HERKES YAPIYOR' BAHANESİ
Günümüzde ahlâkî yozlaşmanın en yaygın gerekçelerinden biri "Herkes böyle yapıyor." cümlesidir. Bu cümle ilk bakışta masum ve makul görünebilir; fakat biraz dikkat edildiğinde insanın kendi sorumluluğunu başkasının davranışına devretmesinin en kolay yollarından biri olduğu anlaşılır. Herkes trafik kurallarını ihlal ediyorsa ben de ihlal edebilirim, herkes vergi kaçırıyorsa bunda ne var, herkes torpil arıyorsa ben neden aramayayım, herkes sosyal medyada insanları hedef gösteriyorsa ben de gösterebilirim, herkes israf ediyorsa benim ölçülü davranmam neyi değiştirecek anlayışı, zaman içerisinde kişisel vicdanın yerini toplumsal alışkanlığa bırakmasına yol açar. Oysa İslâm'ın ahlâk anlayışında doğruluğun ölçüsü çoğunluğun ne yaptığı değildir. Kur'ân-ı Kerîm, "Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah'ın yolundan saptırırlar." buyurur (el-En'âm, 6/116). Dolayısıyla çok kişinin aynı davranışı sergilemesi, o davranışı kendiliğinden doğru hâle getirmez. Bir yanlışın yaygınlaşması, onun doğruluğuna delil olmadığı gibi, bir kötülüğün toplumda uzun süre varlığını sürdürmesi de onu meşru hâle getirmez.
RAHATSIZLIĞIN KAYBOLMASI
İnsanın vicdanı başlangıçta birçok yanlış karşısında oldukça hassastır. Bir başkasının hakkını yediğinde rahatsız olur, yalan söylediğinde içinde bir huzursuzluk hisseder, birine haksızlık ettiğinde bunu kendisine itiraf etmek istemese bile vicdanında bir ses yükselir. Ancak insan yanlışını tekrar ettikçe o ses zayıflamaya başlar. İlk defa yalan söyleyen insanın yüzü kızarabilir; fakat yalan tekrarlandıkça yüz kızarması da kaybolabilir. Başlangıçta bir kamu imkânını şahsî menfaati için kullanmaktan çekinen kişi, çevresinde aynı davranışın yaygın olduğunu gördükçe kendisini haklı çıkaracak gerekçeler üretmeye başlayabilir. Böylece insan, yaptığı yanlışın ağırlığını azaltmak için önce davranışını savunur, sonra davranışına alışır ve nihayet onu normal kabul eder. Ahlâkî yozlaşmanın başlangıç noktası çoğu zaman davranışın kendisinden önce vicdanın susmasıdır. Bu nedenle İslâm'ın kötülük karşısında "kalben buğzetme" vurgusu son derece önemlidir.
KALBEN BUĞZETMEK
Hz. Peygamber, "Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir." buyurur (Müslim, "Îmân", 78). Bu hadis, kötülük karşısında Müslümanın sorumluluğunu farklı imkân ve dereceler üzerinden ortaya koymaktadır. Burada özellikle "kalben buğzetme" üzerinde durmak gerekir. Kalben buğzetmek, insanlara karşı nefret beslemek, öfkeyi büyütmek veya farklı düşünen herkesi düşmanlaştırmak anlamına gelmez; hele hele şiddeti meşrulaştırmak hiç değildir. Kalben buğzetmek, her şeyden önce yanlışın yanlış olduğu konusundaki ahlâkî bilincin korunmasıdır. İnsan kötülüğü her zaman değiştiremeyebilir, her haksızlığa müdahale edecek güce sahip olmayabilir veya her yanlış karşısında söz söyleyecek bir makamda bulunmayabilir. Fakat bütün bunlara rağmen kötülüğü "iyi" diye kabul etmek zorunda değildir. İşte kalben buğzetmek, insanın vicdanındaki son sınırı koruması anlamına gelir. İnsan dışarıdaki kötülüğü hemen ortadan kaldıramasa bile kendi içinde kötülüğün ölçüsünü kaybetmiyorsa, ahlâkî direnişin en önemli unsurlarından birini muhafaza ediyor demektir.
KÖTÜLÜĞE ALIŞMAK
Bir kötülükle sürekli karşılaşmak, insanı zamanla ona karşı duyarsızlaştırabilir. Televizyonlarda, internet ortamında ve özellikle sosyal medyada şiddet görüntülerinin sürekli dolaşımda olması, zaman içerisinde şiddetin dehşetini azaltabilir; hakaret dilinin yaygınlaşması kaba konuşmayı sıradanlaştırabilir; insanların özel hayatlarının sürekli teşhir edilmesi mahremiyet duygusunu zayıflatabilir; tüketimin hayatın temel göstergelerinden biri hâline getirilmesi kanaat ve ölçü duygusunu köreltebilir. Bütün bunların ortak noktası, insanın önce gördüğüne alışması, sonra alıştığını normal kabul etmesi ve nihayet normal kabul ettiğini sorgulamamaya başlamasıdır. Bu nedenle ahlâk yalnızca "kötülük yapmamak" değildir; aynı zamanda kötülüğün normalleşmesine karşı zihinsel ve vicdanî mesafeyi korumaktır. Müminin ahlâkî sorumluluğu, kendi davranışlarını kötülükten uzak tutmanın yanında, kötülükle karşılaştığında onun karşısında duyarsızlaşmamayı da gerektirir. Meselenin bir başka boyutu daha vardır. Kötülük normalleşirken iyilik de zaman zaman garipsenmeye başlanabilir. Dürüst insan saf, hakkını gözeten kişi beceriksiz, kimsenin hakkına girmemeye çalışan insan enayi, israftan kaçınan kişi cimri, emanete sahip çıkan insan ise olağanüstü bir davranış sergileyen kişi olarak görülmeye başlanabilir. Böyle bir ortamda toplumsal ahlâkın terazisi yavaş yavaş tersine dönmektedir. İnsanlar doğru davranışlarından dolayı takdir edilmek yerine, o davranışları sebebiyle küçümseniyorsa artık yalnızca münkerin yaygınlaşmasından değil, marufun da değer kaybetmesinden söz etmek gerekir. Kur'ân-ı Kerîm'in "Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun." (Âl-i İmrân, 3/104) buyurması, bu bakımdan son derece anlamlıdır. Buradaki mesele yalnızca başkalarının yanlışlarını düzeltmek değildir; asıl mesele, iyinin iyi, kötünün kötü olarak kalmasını sağlayacak bir ahlâk iklimi oluşturmaktır.
AHLAK ÖNCE EVDE BAŞLAR
Toplumun ahlâkını konuşurken çoğu zaman büyük kurumları, siyaseti, medyayı, ekonomiyi veya eğitim sistemini tartışıyoruz. Elbette bunların tamamının toplumun değer dünyası üzerinde etkisi vardır; ancak ahlâkın ilk mektebi yine ailedir. Çocuğuna "Yalan söyleme." diyen fakat onun yanında telefonda başkasına yalan söyleyen bir babanın sözü ile davranışı arasında büyük bir çelişki oluşur. "Başkasının hakkını yeme." diyen fakat kendi işyerinde çalışanının emeğini görmezden gelen bir yetişkin, çocuğuna farkında olmadan başka bir ahlâk öğretir. "İsraf etmeyin." diyen fakat sofrada ihtiyacından fazlasını tüketen bir aile de çocuklarına sözleriyle değil, davranışlarıyla mesaj verir. Çocuklar çoğu zaman söylediklerimizden çok yaptıklarımızı öğrenirler. Bu nedenle münkerin maruflaşmasına karşı verilecek en güçlü mücadelelerden biri, ahlâkı başkalarından istemeden önce kendi hayatımızda görünür hâle getirmektir. Toplumun ahlâkını değiştirmek isteyen insanın önce kendi evindeki, işyerindeki ve gündelik hayatındaki davranışlarına bakması gerekir. Bugün belki de en fazla ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, kalabalıkların davranışlarıyla kendi vicdanımızın sesini birbirinden ayırabilmektir. Bir davranışın çok kişi tarafından yapılması onu doğru hâle getirmez; sosyal medyada çok konuşulması onu değerli kılmaz; toplumda yaygınlaşması onu ahlâkî yapmaz. Bir insanın güçlü olması, onun haklı olduğu anlamına gelmediği gibi, bir davranışın ekonomik kazanç sağlaması da onu helâl hâle getirmez. İslâm'ın ahlâk anlayışı insana böyle bir ölçü kazandırır. Ölçü insanların alkışı değil, hakikattir. Ölçü çoğunluğun tercihi değil, adalet ve hakkaniyettir. Ölçü kısa vadeli menfaat değil, insanın Rabbi karşısındaki sorumluluğudur. Bu nedenle mümin, zaman zaman çevresindeki insanların genel kabulüne aykırı bir tavır sergilemek zorunda kalsa bile sırf yalnız kalmamak için yanlışın tarafına geçmemelidir.

İYİLİĞİ GÖRÜNÜR KILMAK
Münkerin maruflaşmasını yalnızca kötülüğü eleştirerek engellemek mümkün değildir. Bunun karşısına yeni bir maruf anlayışı koymak gerekir. Dürüstlüğü görünür ve değerli kılmak, emanete riayeti hayatın temel ilkelerinden biri hâline getirmek, kamu malına şahsî malımızdan daha az değil daha fazla hassasiyet göstermek, kul hakkını günlük hayatımızın merkezine almak, komşuluk hukukunu yeniden hatırlamak, trafikte bile başkasının hakkını gözetmek, sosyal medyada bir bilgiyi paylaşmadan önce doğruluğunu araştırmak ve bir insanın onurunu birkaç saniyelik öfkeye feda etmemek, bu mücadelenin gündelik hayattaki karşılıklarıdır. Bunların her biri küçük gibi görünen fakat toplumun ahlâk dokusunu oluşturan davranışlardır. Büyük ahlâkî dönüşümler de çoğu zaman büyük sloganlarla değil, milyonlarca insanın gündelik hayatında sergilediği küçük fakat istikrarlı davranışlarla gerçekleşir.
VİCDANI CANLI TUTMAK
Hannah Arendt'in "kötülüğün sıradanlığı" tartışması ile İslâm'ın münker anlayışı arasında kurulabilecek en önemli bağlardan biri burada ortaya çıkmaktadır. Kötülük her zaman kendisini olağanüstü bir kötülük olarak göstermez; bazen sıradan insanların sıradan davranışları içerisinde, küçük tavizlerin ve sürekli tekrarlanan ihmallerin arasında büyür. İslâm ahlâkı ise insana, sıradanlaşan kötülüğe karşı bile ahlâkî duyarlılığını kaybetmemeyi öğretir. Bu bakımdan "kalben buğzetmek", yalnızca bir duygu hâli değil, aynı zamanda ahlâkî bilincin korunmasıdır. İnsan her gördüğü yanlışı değiştirecek güce sahip olmayabilir; fakat yanlışı doğru olarak kabul etmek zorunda da değildir. Kötülük karşısında vicdanını diri tutmak, onun kötülük olduğunu söylemek ve kendi davranışlarını bu ölçüye göre düzenlemek, insanın elindeki en önemli ahlâkî imkânlardan biridir. Belki de bugün hepimizin kendimize sorması gereken soru şudur: "Ben hangi yanlışa artık yanlış olduğu için değil, ona alıştığım için tepki vermiyorum?" Bu soru kolay değildir; çünkü insan başkasının ahlâkını sorgularken kendi alışkanlıklarını sorgulamaktan daha fazla hoşlanır. Oysa gerçek ahlâkî muhasebe, insanın aynayı önce kendisine çevirmesiyle başlar. Münkerin maruflaşmasını önlemek istiyorsak önce kendi vicdanımızdaki sınırları korumalıyız. Kötülük karşısında her zaman elimizle müdahale edemeyebiliriz, her zaman sözümüzle değiştiremeyebiliriz; fakat hiç olmazsa kalbimizde kötülüğün kötülük olduğunu koruyabiliriz. Çünkü kötülüğe karşı son savunma hattı bazen elimizdeki güç değil, vicdanımızdaki ölçüdür.
SONUÇ
BİR toplum için asıl tehlike, kötülüğün ortaya çıkması kadar, insanların artık kötülük karşısında şaşırmamaya başlamasıdır. Bir zamanlar tepki gösterdiğimiz şeylere bugün kayıtsız kalıyorsak, bir zamanlar yanlış gördüğümüz davranışları bugün "hayatın gerçeği" diyerek kabulleniyorsak, üzerinde düşünmemiz gereken ciddi bir mesele var demektir. Çünkü insanın ahlâkî direnci, yalnızca kötülük karşısında sesini yükseltmesiyle değil, kötülüğe alışmayı reddetmesiyle de ölçülür. Sonuçta mesele, başkalarının ne kadar kötü olduğundan önce bizim iyiliği ne kadar yaşattığımız meselesidir. Münkerin maruflaşmasına karşı en etkili cevap, marufu yalnızca dilimizle savunmak değil, onu hayatımızda görünür hâle getirmektir. Dürüstlüğü yaşayarak, adaleti gözeterek, emanete sahip çıkarak, kul hakkından sakınarak, başkasının onurunu koruyarak ve kötülük karşısında vicdanımızı diri tutarak bunu yapabiliriz. Çünkü ahlâk, yalnızca kötülük yapmamak değildir; kötülüğün kötülük olarak kalması için insanın kendi içinde tuttuğu nöbettir.