PROF. DR. TAHSİN KOÇYİĞİT YAZDI...

Diyanet İşleri Başkanlığı her sene Mevlid-i Nebî kutlamaları çerçevesinde çok hikmetli başlıklar tespit ediyor. Bu yılın konusu: Hz. Peygamber ve Ahlak. Hakikaten bugün hangi mecrayı takip ederseniz edin, ister bir çay sohbetinde ister akademik bir kürsüde olun, neredeyse herkesin ortak bir şikâyet cümlesiyle söze başladığını görürsünüz: "Ahlak bozuldu." Eğer çok büyük genelleme yapmak istemesek de yalanın sıradanlaştığı, güven duygusunun telafi edilemez şekilde zedelendiği, çıkar ilişkilerinin köklü dostlukların önüne geçtiği, kul hakkı ve onurunun çiğnendiği, kamu imkânlarının israf edildiği zorlu bir çağın içinden geçiyoruz. Sosyal mecralarda bir insanı linç etmek, onurunu zedelemek saniyelerimizi alıyor; trafikte en ufak bir sabırsızlık kavgaya, ailede en küçük bir anlayışsızlık kopuşlara dönüşüyor.

GÖRÜNÜR BİR AYNADIR
Peki, ahlak gerçekten sadece dille şikâyet edilecek, arkasından ağıtlar yakılacak yahut süslü konferans salonlarında övülecek soyut bir kavram mıdır? Yoksa insanın özünü oluşturan, onun varoluşunu, tercihlerini ve amellerini anlamlandıran somut bir yaşama biçimi mi? İslam düşünce dünyasında ahlak, yalnızca ibadetlerin yanına eklenmiş bir teferruat ya da hüsnüniyet temennisinden ibaret değildir. Aksine dinin, imanın ve kulluk iddiasının toplumsal alandaki görünür aynasıdır. Zira insan yalnızca inanan ve düşünen bir varlık değildir; aynı zamanda her an tercihlerde bulunan, davranan ve her tercihiyle hem kendi karakterini hem de çevresini inşa yahut imar eden bir sorumluluk sahibidir. Hz. Âişe'ye, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ahlakı sorulduğunda verdiği o veciz cevap, meselenin özünü en yalın ve derin haliyle özetler: "Onun ahlakı Kur'an'dı." Bu tarihi ifade bize çok kritik bir hakikati fısıldar: Peygamberi ahlak, kitap yaprakları arasında kalmış soyut ilkeler toplamı veya sadece geçmişte yaşanmış nostaljik bir hatıra değildir. O, vahyin hayatın tam ortasında, insan şahsiyetinde ete kemiğe bürünmüş; yürüyen, konuşan ve adımlar atan canlı halidir. Kur'an-ı Kerim'in adalet emri onun kararlarında, merhamet çağrısı onun şefkatinde, dürüstlük ve doğruluk ilkesi ise onun henüz gençlik yıllarında kazandığı "el-Emîn" sıfatında görünür kılınmıştır.
YETKİ VE İMKANLA BULUŞMA
Ahlakın en büyük ve çetin sınavı, şüphesiz güçle, yetkiyle ve imkânla buluştuğu andır. İnsanın zayıf, imkânsız yahut çaresizken takındığı mütevazı ve uysal tavır bir zorunluluktan kaynaklanabilir. Ancak imkân, makam ve yetki eline geçtiğinde sergilediği tutum, onun hakiki ahlaki seviyesini ve kalibresini tayin eder. Nitekim Hz. Peygamber'in hayatına ve tarihsel tecrübesine baktığımızda, şahsi erdemlerin nasıl adım adım toplumsal ve evrensel birer kurala dönüştüğünü açıkça görürüz. Mekke'nin fethini hatırlayalım... Yıllarca kendisine ve ashâbına her türlü işkenceyi ve zulmü reva gören, onları öz yurtlarından süren, malına el koyan ve en yakın dostlarını şehit eden Mekkeliler, ordunun karşısında çaresizce kaderlerini beklemekteydi. İntikam alma gücünün ve yetkisinin zirvede olduğu o tarihi anda, "Bugün size kınama yoktur, gidin hepiniz serbestsiniz" diyebilmek; affetmeyi bir zayıflık değil, siyasi, hukuki ve ahlaki bir üstünlük normuna dönüştürmektir. Yine Taif'te taşlanıp ayakları kan içinde kaldığında beddua etmek yerine, "Rabbim! Onlar bilmiyorlar, kavmimi bağışla" niyazında bulunmak, merhameti geçici bir duygu değil, muhatabın potansiyeline saygı duyan metodolojik bir ilke haline getirmenin somut bir örneğidir. Benzer şekilde, daha peygamberlik görevi verilmeden önce Kâbe hakemliğinde kabilelerin muhtemel bir katliamını engelleyen dürüstlük zemini, nübüvvetle birlikte "Müslüman, elinden ve dilinden diğer insanların güvende olduğu kimsedir" ilkesiyle evrensel bir toplumsal güven normuna dönüşmüştür. Gençlik yıllarında Mekke'de kimsesizlerin ve mazlumların hakkını korumak için katıldığı Hilfu'l- Fudûl (Erdemliler İttifakı) duruşu, İslâm geldikten yıllar sonra bile "Yine çağrılsam yine katılırım" ifadesiyle adaletin dinî kimlik ayrımı gözetmeksizin evrensel bir insanlık zemini olduğunu ilan etmiştir.

SADAKA HURMASINA HASSASİYET
Bugün kamu ahlakı, emanet bilinci ve liyakat tartışmalarının gölgesinde bocalayan dünyamız için en sarsıcı mesaj ise Hz. Peygamber'in sadaka hurmasına gösterdiği hassasiyette saklıdır. Hz. Peygamber'in, torunu Hz. Hasan'ın küçük yaşta sadaka hurmalarından birini ağzına götürdüğünü görünce derhal onu çıkarttırıp "Biz sadaka yemeyiz" buyurması, sıradan bir aile içi disiplin örneği değildir. Burada verilen mesaj; maddiyatın miktarına bakılmaksızın aidiyetin, yetkinin, sınırların ve kamu hakkının kutsallığıdır. Nitekim bu hassasiyet, Hz. Ömer'in devlet işini yürütürken devletin, şahsi işini yaparken kendi cebinden aldığı kandili yakmasıyla; Hz. Ali'nin öz kardeşinin devlet hazinesinden fazlalık talebini kararlılıkla reddetmesiyle muazzam bir kamu ahlakı geleneğine dönüşmüştür.
BAĞLAR KOPUYOR
Günümüzde din ile ahlak, ibadet ile davranış arasındaki bağın kopması en temel krizlerimizden biridir. Namaz kılan ama ticarette hile yapan, oruç tutan ama gıybet ve iftiradan kaçınmayan, dindarlık iddiasında bulunup kamu hakkını çiğnemekten çekinmeyen bir profil, dinin özüyle asla bağdaşmaz.
CANLI BİR REÇETE
KUR'AN-I Kerîm, namazın insanı kötülükten alıkoyduğunu, orucun ise insanı takvaya ulaştırmayı hedeflediğini açıkça belirtir. İbadet, ahlakı beslediği; ahlak da imanın davranışa yansıyan yüzü olduğu sürece gerçek anlamını kazanır. Sevgili Peygamberimiz'in "İman bakımından müminlerin en mükemmeli, ahlakı en güzel olanıdır" buyruğu, dindarlığın asıl ölçüsünü net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bugün tüketim çılgınlığının, bireysel yalnızlaşmanın ve yaygınlaşan linç kültürünün ortasında bunalan insanlık için nebevi ahlak, geçmişte kalmış bir tarih anlatısı değildir. O; ailede sevgi ve iletişimi, ticarette dürüstlüğü, yönetimde liyakati ve adaleti, insan ilişkilerinde ise tevazu ve af duygusunu ihya edecek canlı bir reçetedir. Artık sürekli "Hz. Peygamber nasıl bir insandı?" sorusunu sorup onun hatırasıyla övünme konforunu bir kenara bırakmak zorundayız. Asıl sormamız ve cevabını kendi yaşantımızda aramamız gereken soru şudur: "Biz onun ahlakından, adaletinden ve merhametinden ne kadarını bugün kendi hayatımıza, işimize, kamu görevimize ve toplumumuza taşıyabiliyoruz?" Nice kandillere...