Bazı yazarlar hikaye anlatır, bazıları ise hikayeyi yaşar. Gülşah Elikbank, kalemini mitoloji, tarih ve insan ruhunun karanlık dehlizleriyle besleyen; yazmayı bir iyileşme, üretmeyi ise bir sorumluluk alanı olarak gören isimlerden biri. İstanbul'da başlayıp İzmir'de köklenen yaşamı, edebiyatla sınırlı kalmayan yaratıcı yolculuğu ve uluslararası alanda yankı bulan romanlarıyla dikkat çeken Elikbank, fantastik edebiyatın Türkiye'deki öncü kadın yazarlarından. Elikbank, yazarlık serüveninin kırılma noktalarını, mitolojinin onun dünyasındaki yerini, aldığı ödülleri ve hayata geçirdiği kültürel projeleri samimi bir dille okuyucularımız için anlattı...
Kendinizden bahseder misiniz?
İstanbul'da doğup büyümüş ama İzmir'de yaşamayı seçmiş bir sanatçıyım. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesinde lisans, Marmara Üniversitesi Yönetim Psikolojisinde yüksek lisans yaptım. Kültür Politikaları üzerine uluslararası eğitim de aldım sonrasında. İş hayatına üniversite yıllarından erkenden başladığım için kariyer hikayem de hızlı başlamış oldu. Babasız büyüyen ve erken olgunlaşmak zorunda kalan her genç kız gibi ben de ayakları erken yere basan ve hedefleri net biri oldum aslında. Hem iş dünyasını hem de sanat dünyasını yakından tanıyıp ortak projeler geliştirebilmem biraz da bu hedefler sayesinde mümkün oldu. Yayınlanmış 11 romanım var ve 10 farklı ülkede farklı dillerde de ülkemizi temsil eden bir roman yazarıyım. Kendimi yazar olarak tanımlamak hoşuma gidiyor doğrusu kısaca. İnsanın kalbine dokunan her iş bence sanattan besleniyor zaten.
Edebiyat serüveniniz nasıl başladı?
Bir depresyon süreci ile başladı aslında. İstanbul'da bir turizm firmasında yönetici olarak çalışırken yaşamımda, aklımda, kalbimde bir daralma hissetmemle başladı. Bana Türkiye'nin ilk fantastik üçlemesini yazan kadın yazar unvanını getiren Günebakan Üçlemesi romanlarım tam da o karanlık zamanlardan doğup bana şifa getirdi. Yazmayı bir şifalanma süreci olarak tanımlamam da bu nedenle biraz. Şanslıydım ki, ilk romanım Siyah Nefes ses getirdi ve sevildi. Farkı bir türde, Türk mitolojisi, Anadolu efsanelerini anlatarak ama özgünlüğünü de koruyarak, Batıya özenmeden bir fantastik seri yazmam okurda karşılık buldu. Sonrasında da okurlarımla hep güzel, büyüyen bir ilişkim oldu. Elbette şunun da farkındayım, bu kadar romanı başka bir ülkede yazıp bu başarıyı gösterseydim şimdiye çok farklı olurdu kariyer hikayem. Ama ben bu dile doğdum ve bu ülkeye de aşığım. Azıyla çoğuyla ne olacaksa burada olsun istiyorum.
2024 yılında Bükreş Kitap Fuarı'nda Yalancılar ve Sevgililer romanınızla bir ödül de aldınız. Bundan bahseder misiniz?
Yazmak için epey araştırma yaptığım ve beş kere de Transilvanya keşif gezisine çıktığım, Dracula ve Fatih Sultan Mehmet'in gerçek hikayesini anlatan Yalancılar ve Sevgililer romanım, Romanya'da çok ses getirdi. Roman çıktığından beri oradan birçok röportaj teklifi almıştım, roman hakkında da birçok makale yazılmıştı. Bükreş Kitap Fuarı'na da bir söyleşi için davet edilmiştim ama bir de sürpriz bekliyormuş meğer beni. Romen Yayıncılar Birliği bir ödül takdimi gerçekleştirip, akşamına da benim şerefime çok güzel bir yemek daveti verdi orada. Tabii, büyük bir gurur ülkemiz adına. Yani başvurulmuş bir ödül değil, bağımsız bir şekilde layık görülmüş bir ödül. Bu da benim için ayrıca anlamlı.
'KUMAŞINIZDA MERAK ETMEK OLMALI'
Kitaplarınızı yazarken ne ya da neler ilham kaynağınız oluyor?
Mitolojimiz ve efsanelerimiz çok zengin. Ben de anneannesinden masal dinleyerek büyümüş yalnız bir çocuğum. Onun anlattıkları, üzerine benim araştırıp öğrendiklerim, yaptığım keşif gezileri; hepsi beraber bir bütünü oluşturuyorlar. Aldığım eğitimim de yaptığım araştırmalar da çok işime yarıyor tabii. En büyük malzemesi bir yazarın elbette insandır. Bu gizemin derinine indikçe insan psikoloji, sosyoloji, felsefe bilmek zorunda. Bu da kendimizi daima geliştirmemiz, eğitmemiz demek. Yazarlığın en sevdiğim tarafı da bu insanı daha çok bilmeye zorlayan tarafı aslında. Öğrendikçe daha az biliyor hissetmek, bir yandan da. Çünkü dünya çok büyük ama insan karşısında çok aciz. Bu çaresizlik duygusu da, yola devam etmek için yeni kaynakların peşine düşürüyor insanı. Sanırım iyi bir yazarın kumaşında en çok merak duygusunun olması bu sebepledir. Her satır, insanın çocuğu gibi olur derler.
Kitaplarınız ile aranızdaki bağ nasıl?
Yazana kadar çok bağlıyım her birine ama bir kere okurla buluştuktan sonra, bu bağ zayıflıyor. Çünkü artık benden çıkıp onların oluyor, okurun insafına kalıyor. Ben yeni maceralar peşine düşerek eskisiyle arama mesafe koymaya çalışıyorum. Okur beğenebilir de sevmeyebilir de bir romanı. Romanlarımı herkes sevsin, diye bir arzum da yok, çünkü bunun çok mümkün olmadığını kendi okuma deneyimlerimden de biliyorum. Bir yazarın çok sevdiğim romanı da var, hiç sevmediğim de. Doğru anda, doğru duygularla karşılaşma meselesi bu biraz da. Bir tek çocuk romanlarım Medusa'nın Pusulası ve Zehirli Hayal'in yeri bende ayrıdır. Çocuklarla aramda hep derin bir bağ oldu çünkü. Beni en iyi onların anladığını hissettim hep, galiba onlar da benim için öyle düşünüyor.
İlk edebiyat konseptli ve tasarımı ile ödül de aldığınız 'Mini Otel' girişiminiz de söz konusu. Bize biraz bundan da bahseder misiniz?
2012 yılında, turizm deneyimimle edebiyata dair hayallerimi birleştirdiğim bir fikirdi bu. 15 odası da edebiyata ve bir yazara ithaf edilmiş, tasarım bir oteldi. Uluslararası olarak da kısa sürede çok ünlendi. Ben 2012'den beri turizmin tematik fikirlerle gelişeceğini, deneyimsel turizmin geleceğin turizmi olacağını söylüyor, anlatıyorum. Yeni çağın insanı sıradanlık istemiyor, bir temaya odaklanmış, özel bir deneyim istiyor. Bu otel de o arzuyu ilk gören ve karşılayan fikirlerden biri oldu Türkiye'de. Ben hisselerimi devrettim artık, şu an sadece sanatsal işlerle ilgileniyorum çünkü. Dilerim bu fikri büyüten başka girişimler de olur, keza üzerine baya akademik tez yazıldı bu otelin.
ULUSLARARASI MİTOLOJİ FİLM FESTİVALİ
ROMANLARIMDA zaten odağa aldığım bir konuydu mitoloji. Festivalde ise "İnsanlığın Ortak Hikayesi" sloganıyla kültürel miras mekanlarımızı hikayeleriyle ortaya çıkarmayı hedefleyen bir yapı oluşturmak istedim. Türk mitolojisini zenginliğiyle ele alacak, adıyla sanıyla bir film çıksın istediğim için yola çıktım burada. Bu fikrimi gönülden destekleyen çok değerli profesör hocalarımız oldu. 4 yıldır onlarla birlikte geliştiriyoruz içeriğini ve T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı da ilk yılımızdan bu yana bizi destekliyor. İnanıyorum ki, 2026 yılında yedi şehirde ülkemizi en iyi temsil edecek şekilde, eğlenceli, öğretici, nitelikli bir festival programı oluşturacağız. 2027 için ise farklı ülkelere biz konuk olarak götüreceğiz festivalimizi. Şimdiden bunun tekliflerini almak bizi gururlandırıyor. İstiyorum ki, bu festival Türkiye deyince akla gelen kaliteli ve her yıl takip edilen işlerden olsun, insanlara ilham ve neşe versin. Bu fikri çocuklara da aşılamak için, 7-12 yaş grubunu hedefleyen Mitoloji ve Efsaneler Okulu eğitimlerimiz de var ve oldukça ilgi görüyor çocuklardan ayrıca.
