Pakize Sükan yazdı...
"Bir şehrin ruhunu anlamak için sokaklarında yürümek, hatta biraz da kaybolmak gerekir." New York'ta geçirdiğim her gün bu cümlenin ne kadar doğru olduğunu biraz daha iyi anlıyorum. New York öyle bir şehir ki, ne zaman ne yapacağı hiç belli değil. Sabah güneşin altında yürürken birkaç saat sonra kendinizi yağmurun ortasında bulabiliyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz, gökyüzü yeniden açılmış, güneş yüzünü göstermiş.
Belki de bu yüzden New York bana hep biraz insanı hatırlatıyor.
Hızlı, yorucu, sürprizlerle dolu, zaman zaman karmaşık ama bir o kadar da hayatın kendisi gibi.
Dünyanın dört bir yanından insanlar aynı kaldırımlarda yürüyor burada. Metroda yan yana oturan insanların konuştukları diller birbirine karışıyor. Bir köşe başında dünyanın en büyük markalarından birinin mağazasını görürken, birkaç sokak sonra küçük bir aile işletmesinin önünde durup kahvenizi içiyorsunuz. Ve her sokakta başka bir hikâye var.
YENİ BİR SAYFA...
Yaklaşık otuz yıldır iletişim ve gazetecilik alanında çalışıyorum.
Yıllar boyunca farklı mecralarda, farklı şehirlerde insan hikâyelerini dinledim, yaşananları takip ettim ve kaleme aldım. Şimdi bu yolculuğa yeni bir sayfa açarak devam ediyorum. Bundan böyle yıllardır sürdürdüğüm gazetecilik serüvenimi, her hafta Yeni Asır Gazetesi'ndeki köşemde sizlerle buluşturacağım. Üstelik bu kez tek bir şehirden yazmayacağım.
Bir yanım İzmir'de, bir yanım New York'ta olacak. İzmir'in hayatından, insanlarından, gündeminden ve şehrin ruhundan söz ederken;
New York'un sokaklarını, girişimcilik dünyasını, burada yaşayan Türkleri, başarı hikâyelerini ve Amerika'da yeni bir hayat kurmanın perde arkasını da paylaşacağım.
Kısacası nerede olursam olayım, hayata dair gördüklerimi ve bana dokunan hikâyeleri ilk olarak siz, sevgili okuyucularımla paylaşacağım. Çünkü gazetecilik benim için hiçbir zaman yalnızca yazmak olmadı. İnsanlara dokunmak, onların hikâyelerine kulak vermek ve bazen herkesin gözünün önünde olan bir ayrıntıyı fark edip onu anlatabilmek oldu.
Yıllar önce başlayan bu yolculuk şimdi başka bir heyecanla devam ediyor. Ve bu kez sadece anlatan değil, yaşayan taraftayım.
Bu köşede zaman zaman New York'un sokaklarından, insanlarından, girişimcilik kültüründen ve burada yeni bir hayat kurmaya çalışan Türklerden söz edeceğim.
Amerika'da iş kurmanın heyecanını da anlatacağım, perde arkasındaki zorlukları da... Çünkü New York sadece gökdelenlerden, sarı taksilerden ve Times Square'in ışıklarından ibaret değil. Burası aynı zamanda cesaret edenlerin, yeniden başlayanların ve "Bir kez daha deneyelim" diyenlerin şehri. Ben de New York'a yalnızca gezmek ya da bir süre yaşamak için gelmedim. Yıllardır iletişim ve marka yönetimi alanında edindiğim deneyimi burada değerlendirmek, yeni hikâyeler üretmek ve Türk markalarının Amerika'daki yolculuğuna katkı sağlamak için buradayım. Bu yeni hayatın en heyecan verici duraklarından biri ise Nar Restaurant.
'NAR' SERÜVENİ
Benim New York hikâyemin önemli başlangıç noktalarından biri Nar oldu. Geçtiğimiz yıl Nar'a ortak olma sürecimle birlikte New York, benim için Düsseldorf'un yıllar önce olduğu gibi, yavaş yavaş ikinci bir eve dönüşmeye başladı.
Peki Nar benim için neden bu kadar özel? Çünkü Nar'da sadece yemek yok. Bizim mutfağımızın hafızası var. Türk ve Akdeniz mutfağının sevilen lezzetleri, seçilmiş malzemeler ve mümkün olduğunca taze ürünlerle hazırlanıyor. Türk kahvaltısından Ege usulü enginara, kuru dolmadan içli köfteye, kuzu tandırdan mantıya kadar mutfağımızın pek çok klasik lezzeti Nar'ın yorumuyla sofraya geliyor. Üstelik mutfakta öyle bir anlayış var ki, yemekler mümkün olduğunca sipariş üzerine ve taze hazırlanıyor.
Günün sonunda ertesi güne kalacak yemek bulmak neredeyse mümkün değil. Benim Nar'a ortak olmam ise yalnızca bir yatırım kararı değil. Ben bunu aynı zamanda yıllardır biriktirdiğim iletişim, marka yönetimi ve gastronomi deneyimini başka bir ülkede hayata geçirme fırsatı olarak görüyorum. Ve belki de en önemlisi, Türk mutfağının ve Türk markalarının New York gibi dünyanın en önemli şehirlerinden birinde çok daha güçlü bir şekilde yer almasına katkıda bulunmak istiyorum.
Bir gazeteci olarak yıllarca insanların hikâyelerini yazdım. Şimdi kendimi bir hikâyenin tam ortasında buldum. Üstelik bu hikâyenin daha anlatılacak çok bölümü var.
Eylül ayında Nar'da gerçekleştireceğimiz büyük basın lansmanında çok özel bir isim de bizimle olacak.
Şimdilik kim olduğunu söylemeyeceğim.
Biraz merak iyidir.Onu ve Nar'da başlayan yeni dönemi bir sonraki Manhattan Mektubu'nda anlatacağım. New York'a gelmeden önce benim de kafamda filmlerden ve dizilerden kalma bir şehir vardı. Mesela kadınların gün boyu yüksek topuklu ayakkabılarla Manhattan sokaklarında koşturduğunu düşünüyordum. Gerçek biraz farklı. Burada sneaker'lar, rahat ayakkabılar ve yürüyüş ayakkabıları hayatın vazgeçilmezi. Çünkü New York'ta yaşamak biraz da yürümek demek. "İki blok ötede" diye çıktığınız bir yerden günün sonunda 10 bin adımla dönebiliyorsunuz.
Taksi meselesi de öyle... Filmlerde herkes sarı taksiye biniyor ama gerçek hayatta bazen yürümek, bazen metroya binmek çok daha hızlı. Hele trafikte taksinin içinde otururken yanınızdan yürüyerek geçen insanları gördüğünüzde bunu çok daha iyi anlıyorsunuz. Bir de New Yorkluların kaba olduğu söylenir. Bence çoğu kaba değil, sadece çok acele ediyor. Yol sorduğunuzda size gayet güzel yardımcı oluyorlar. Ama kaldırımın ortasında durup telefonunuza bakarsanız, birkaç saniye içinde New York'un bütün hızını üzerinizde hissedebiliyorsunuz.
Çünkü burada kaldırımların bile bir ritmi var. Önünüzde yürüyen yavaşladıysa geçeceksiniz. Metro kapısında bekliyorsanız önce inenlere yol vereceksiniz. Merdivenin ortasında durup fotoğraf çekmeye kalkarsanız... İşte onu hiç tavsiye etmiyorum.
DAHA FAZLASI
New York denince akla ilk Times Square geliyor. Oysa şehir bundan çok daha fazlası. Hatta bana sorarsanız New York'u gerçekten tanımak istiyorsanız biraz Times Square'den uzaklaşmanız gerekiyor. Mahalle aralarına girin.
Küçük kafelerde oturun. Sabah işe yetişmeye çalışan insanları izleyin.
Parklarda biraz vakit geçirin.
Hiç plan yapmadan bir sokağa sapın. Çünkü gerçek New York bazen bir gökdelenin tepesinde değil, mahalle arasındaki küçük bir kahvecinin önünde karşınıza çıkıyor. Metro da ilk bakışta gözünüzü korkutabilir. Renkler, harfler, rakamlar... İlk günlerde insan "Ben buradan nasıl çıkacağım?" diye düşünüyor. Sonra bir süre geçiyor ve bir bakmışsınız, metro haritasına bakmadan hangi hatta bineceğinizi biliyorsunuz. Şehrin bir parçası oluveriyorsunuz. Pahalı mı? Evet. Ama... New York pahalı mı? Evet. Hatta zaman zaman "Bu kadar da olmaz" dedirtecek kadar pahalı. Ama şehrin güzel taraflarından biri de şu: Aynı şehirde dünyanın en pahalı restoranlarından birinde yemek yiyebilir, birkaç sokak ötede uygun fiyatlı bir kahve alıp parkta oturabilir ve yine de kendinizi dünyanın merkezinde hissedebilirsiniz. Çünkü New York size sürekli şunu hatırlatıyor:
Hayatın tek bir standardı yok. Burada herkes kendi New York'unu yaşıyor. Kiminin New York'u Wall Street, kimininki Broadway, kimininki küçük bir mahalle restoranı... Kiminin ise sadece yeni bir başlangıç. Belki de benimki de biraz böyle. Yeni bir şehir, yeni bir hayat, yeni ortaklıklar ve anlatılacak yeni hikâyeler... Bu köşede bazen New York sokaklarında karşılaştığım ilham veren bir insanı, bazen İzmir'de yaşanan ve beni düşündüren bir hikâyeyi, bazen bir girişimcinin başarı yolculuğunu, bazen de hayatın içinden küçücük ama hepimize dokunan bir ayrıntıyı paylaşacağım. Çünkü nerede olursam olayım, gözüm hayatta, kulağım insanlarda olacak.
Yıllardır yaptığım gazeteciliği şimdi iki şehir arasında sürdüreceğim.
İzmir'den New York'a, New York'tan İzmir'e uzanan bu satırlarda hayatı, insanları, hikâyeleri ve biraz da kendi yolculuğumu anlatacağım. Ve her hafta, ilk olarak siz sevgili okuyucularımla paylaşacağım. Yeni Asır'a hoş geldim. Yıllardır süren gazetecilik yolculuğumda bana eşlik eden, yazdıklarımı okuyan, yorumlarıyla ve sevgisiyle yanımda olan herkese gönülden teşekkür ediyorum.
Şimdi yeni bir sayfa açıyoruz. Çok sevdiğim Yeni Asır'da bu satırlarda buluşmak üzere... New York'tan sevgiler...

