Konuk yazar Selahattin Gezer Yazdı...
Bir mevcudun teşekkülünde, yani bir şeyin vücuda gelip ortaya çıkmasında zerrelerin ve ihtiyaç duyulan malzemelerin bir araya gelmesi adeta bir fıtrî duadır. Hani o meşhur türküde geçen, "Unun var, şekerin var, ne duruyorsun helva yapsana!" sözü tam da bu mevzuya uygundur. Evde un, şeker ve yağın yan yana durması; sadece helva olmak için değil, yerine göre bir poğaça, bir börek veya bir kek olmak için fıtrî bir niyazdır. Çünkü o un, yağ, yumurta ve şekerle bir hamurdan ne yapılması gerekiyorsa hepsi yapılabilir. İşte o malzemelerin değişik şekillerde ve yerlerde hazır bulunması, lisan-ı hal ile bir dilektir. Nihayetinde o dua kabul olunur; Allah evin hanımına ilham verir, kalbine "Kalkayım da çocuklara bir kek, bir pasta ya da bir helva yapayım" fikrini düşürür. Böylece o sessiz duanın neticesi ve meyvesi bereketiyle ortaya çıkmış olur. Bu fıtrî hakikati Üstadım Bediüzzaman Said Nursi hazretleri de Mektubat adlı eserinde tek cümleyle şöyle hülasa eder: "Esbabın içtimaı, müsebbebin icadına bir duadır." (Mektubat, 299)
APAÇIK BİR DELİL
Kâinatın Yaradılış Sebebi Olan Muazzam Dua Bütün mevcudatın böyle lisan-ı haliyle dua etmesi, bu kainatın aslında dua üzerine kurulduğuna ve dua için yaratıldığına apaçık bir delildir. İşte bu muazzam dua ordusunun en başında ve en zirvesinde ise insanlar, insanların da başında Peygamber Efendimiz (a.s.m.) yer alır. Fahr-i Kâinat Efendimiz öyle bir azametle dua etmiştir ki, gaybı ve geleceği hakkıyla bilen Allah, istikbalde göndereceği kulu ve elçisi olacak Muhammed'in (a.s.m.) nasıl ihlaslı bir dua edeceğini ezelî ilmiyle bilmiştir. Sadece O'nun değil, bütün ehli imanın ve ümmetinin Efendimize yapacakları duaları, getirilecek salavatları ve bu vesileyle O'nun makamının nasıl yükseleceğini de bilmiş; hem bu kâinatı yaratmış hem de söz verdiği o ebedî hayatı ve cenneti hazırlamıştır. Nitekim Risale-i Nur'da bu muazzam sır şöyle beyan edilir:
"Sebeb-i hilkat-i âlemin birisi de duadır. Yani, kâinatın hilkatinden sonra, başta nev'-i beşer ve onun başında âlem-i İslâm ve onun başında Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın muazzam olan duası, bir sebebi hilkat-i âlemdir. Yani: Hâlık-ı Âlem istikbalde o zâtı, nev'-i beşer namına belki mevcudat hesabına bir saadet-i ebediye, bir mazhariyet-i esma-i İlahiye isteyecek bilmiş; o gelecek duayı kabul etmiş, kâinatı halketmiş." (Mektubat, 300)

YOLUNDAN GİTMELİYİZ
Sünnet-i Seniyye: Bir Vefa ve İhtiyaç Köprüsü Mademki Hz. Peygamber (a.s.m.) dualarıyla, tesbihatıyla ve mübarek varlığıyla kâinatın varoluşuna vesile olarak, tabiri caizse, bizlere bu derece muazzam bir ikramda bulunmuştur; o halde bizim de O'na karşı fıtrî bir teşekkür borcumuz vardır. Hem O'nun biz ümmeti için yaptığı dualara bir vefa borcu ödemek hem de kâinatın o fıtrî dualarına iştirak edip ahirette yüzümüzün ak olması için Efendimizin Sünnet-i Seniyyesine ittiba etmemiz, yani O'nun yolundan gitmemiz gerekir. Bizler, Hz. Peygamber'in (a.s.m.) sünnetine fıtraten muhtacız. Ruhumuzda ve kalbimizde bu ihtiyacın derin izleri vardır; çünkü insan ruhu ve kalbi fıtratı gereği ebedî âlemi ister, sonsuzluğu arzular. O ebedî âlemin kapısını açacak anahtar ise Sünnet-i Seniyye'ye sarılmaktır. Sözü yine o dehşetli mahşer günündeki kurtuluş reçetesiyle, Üstadın şu ikazıyla bitirelim: "İşte ey müslüman! Senin rûz-i mahşerde böyle bir şefiin var. Bu şefiin şefaatini kendine celbetmek için, sünnetine ittiba' et!" (Mektubat, 301)

