Konuk Yazar Tahsin Koçyiğit yazdı...
Modern dünyanın en büyük paradokslarından biri şudur: İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde insanlar bugünkü kadar çok maddî imkâna sahip olmamış, buna rağmen huzur ve mutluluk arayışı da hiçbir zaman bugünkü kadar yoğun olmamıştır. Teknolojinin gelişmesi, gelir seviyelerinin yükselmesi ve tüketim araçlarının çeşitlenmesi insanı daha mutlu kılmamış; aksine çoğu zaman daha fazla kaygı, daha fazla tatminsizlik ve daha fazla rekabet üretmiştir. Bunun temel sebebi, zenginlik kavramının anlam kaymasına uğramış olmasıdır.
ÜRETİLEN TATMİNSİZLİK
Günümüzde zenginlik denildiğinde akla banka hesapları, gayrimenkuller, yatırımlar ve lüks tüketim gelmektedir. Oysa İslam'ın insanlığa sunduğu zenginlik tasavvuru bundan oldukça farklıdır. Hz. Peygamber (sav), asırlar öncesinden bugünün insanına da hitap eden şu veciz ifadeyi kullanmıştır: "Zenginlik mal çokluğu değildir; asıl zenginlik nefsin (gönlün)zenginliğidir." (Buhârî, "Rikâk", 15; Müslim, "Zekât", 120) Bu hadis, insanın sahip olduklarıyla değil, sahip olduklarına karşı geliştirdiği bakış açısıyla zengin veya fakir olduğunu ortaya koymaktadır. Modern ekonomik sistemler büyük ölçüde tüketim üzerine kuruludur. Tüketimin devam edebilmesi için insanların sahip olduklarıyla yetinmemesi gerekir. Bu nedenle reklamlar, sosyal medya içerikleri ve popüler kültür sürekli olarak bireylere eksiklik hissi aşılamaktadır. Daha iyi bir telefon, daha yeni bir otomobil, daha büyük bir ev veya daha yüksek bir maaş hedefi insanın önüne sürekli yeni arzular koymaktadır. Böylece kişi bir hedefe ulaştığında kısa süreli bir mutluluk yaşamakta, ardından yeni bir hedefin peşine düşmektedir. Neticede insan, sahip olduklarının değerini fark edemeden ömrünü eksik gördüğü şeyleri tamamlamaya çalışarak geçirmektedir. Oysa hadis-i şerifin işaret ettiği gerçek şudur: Tatminsiz bir insan, dünyanın bütün servetlerine sahip olsa da kendisini fakir hissedebilir
KAYBEDİLEN ERDEM
İslam ahlakında kanaat, insanın çalışmayı bırakması veya hedeflerinden vazgeçmesi anlamına gelmez. Kanaat, elde edilen nimetlerin kıymetini bilmektir. Daha fazlası için gayret ederken mevcut nimetleri küçümsememektir. Bugün birçok insan sağlıklı bir bedene, güvenli bir eve, ailesine ve temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek imkânlara sahip olduğu halde kendisini mutsuz hissedebilmektedir. Çünkü dikkatini sahip olduklarına değil, sahip olamadıklarına yöneltmiştir. Oysa Kur'an-ı Kerim'de şükür ve kanaatin bereketi şu şekilde vurgulanmaktadır: "Eğer şükrederseniz mutlaka size nimetimi artırırım." (İbrahim Suresi, 7) Şükür, nimetin farkına varmaktır. Kanaat ise o nimetin değerini bilmektir. Bu ikisi birleştiğinde insanın kalbinde gerçek bir zenginlik meydana gelir. Hadiste geçen "gınâ'n-nefs" kavramının ikinci önemli boyutu rızadır. Rıza, Allah'ın kulu için takdir ettiği hükümlere güvenmek ve O'nun hikmetine teslim olmaktır. İnsan hayatında her şey, her zaman planladığı gibi gitmeyebilir. Kimi zaman beklediği makamı elde edemez, kimi zaman arzu ettiği servete ulaşamaz, kimi zaman da çeşitli eşitli imtihanlarla karşılaşır. Ancak Allah'ın takdirine güvenen bir mümin, hayatını yalnızca maddî başarı kriterleriyle değerlendirmez. Bu sebeple rıza sahibi insanlar, hayatın iniş çıkışları karşısında daha dirençli olurlar. Çünkü mutluluklarını geçici dünya nimetlerine bağlamazlar.
SOSYAL MEDYA ÇAĞINDA HASET TEHLİKESİ
GÜNÜMÜZDE insanların, diğer insanların elindeki ve avucundakilere göz dikmeyi kolaylaştıran en güçlü araçlardan biri medyadır. İnsanlar başkalarının hayatlarının yalnızca parlak yönlerini görmekte ve kendi hayatlarını bu görüntülerle kıyaslamaktadır. Bir başkasının arabası, evi, tatili veya kariyeri kişinin kendi nimetlerini değersiz görmesine yol açabilmektedir. Böylece haset, kıskançlık ve memnuniyetsizlik duyguları yaygınlaşmaktadır. Hz. Peygamber (sav), bu tehlikeyi asırlar önce haber vermiş ve dünya işlerinde kendimizden aşağı durumda olanlara bakmamızı tavsiye etmiştir. (Buhârî, "Rikâk", 30; Müslim, "Zühd", 9) Çünkü bu bakış açısı insanın sahip olduğu nimetleri fark etmesine yardımcı olur. İslam, serveti kötüleyen bir din değildir. Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf gibi birçok sahabi oldukça varlıklı kimselerdi. Ancak onların zenginliği, kalplerini esir almamıştı. Sorun mal sahibi olmak değil, malın insanın sahibi hâline gelmesidir. Bugün birçok insan servet biriktirmekte; fakat o servetin koruyucusu ve bekçisi hâline gelmektedir. Kazandıkça kaybetmekten korkmakta, biriktirdikçe daha fazlasını istemektedir. Gerçek özgürlük ise malın kalpte değil elde bulunmasıdır. İnsan servete sahip olabilir; fakat servet insana sahip olmamalıdır.
GÖNÜLLERİ ZENGİNLEŞTİRMEK
ÇAĞIMIZIN insanı belki de tarihin en büyük maddî imkânlarına sahiptir; ancak aynı zamanda derin bir anlam ve huzur arayışı yaşamaktadır. Bu nedenle Hz. Peygamber'in "Asıl zenginlik nefsin/ gönlün zenginliğidir" sözü bugün her zamankinden daha büyük bir anlam taşımaktadır. Gerçek zenginlik; kanaat edebilmek, şükredebilmek, paylaşabilmek, Allah'ın takdirine razı olabilmek ve insanların elindekilere göz dikmemektir. Çünkü kalbi ve gözü doyurmayan hiçbir servet insanı zengin kılamaz. Cebi dolu olduğu hâlde huzursuz yaşayan nice insanlar var. Buna karşılık mütevazı şartlar içinde yaşadığı hâlde mutlu ve huzurlu olan nice insanlar da vardır. Demek ki zenginlik hesaplarda değil, kalplerdedir. Asıl mesele ne kadar kazandığımız değil; sahip olduklarımızla ne kadar huzur bulabildiğimizdir.

