;
HAKAN URGANCI TÜM YAZARLAR
KUTUDA YAŞAMAK
6.11.2016 | Arşiv

KUTUDA YAŞAMAK

hakan.urganci@yeniasir.com.tr

Efsane Matrix filmini hatırlıyor musunuz? Yakın bir gelecekte, makineler dünyayı ele geçirmişti ve onlar yine de insan ırkını yok etmemişlerdi. Bizden bir beklentileri vardı; onlara enerji vermemiz. Evet, bizi biyolojik birer pil olarak kullanıyorlardı. İnsanlar, onları hayatta tutan birer ünite içinde ömürleri boyu uyuyorlardı. Tabii beyin çalışmaya devam ediyordu. İnsanın strese girmemesi önemliydi.

Bu yüzden 'ikna edici bir şekilde' kandırılmalıydılar. Makineler, insanlara normal hayatta olduklarınıdüşündürecek bir bilgisayar programı hazırlamışlardı. Burada siz, sıradan bir hayat yaşadığınızı düşünürken aslında bir kutuda düş görüyordunuz. Rüyada olduğunu fark eden ve uyanan bir grup direnişçi, gerçeğin farkına varmıştı. Onlar arasında da makinelerle görüşen bir hain, bir köstebek vardı. Direnişçileri makinelere satan bu köstebek, yaptığını yanlış görmüyordu. Bunun karşılığında makinelerden tek bir isteği vardı:

'Yine uykuya dalayım ama düşlerimde beni çok zengin ve güçlü bir adam yapın.'

Bunun gerçek olup olmaması ise umurunda bile değildi. Sen yediğinin gerçek biftek olup olmadığını farketmediğin sürece ne fark ederdi? Aynı konuya yeni dizi West World'de de değiniliyor. Monoton hayat yaşamaktan sıkılmış orta yaşlı zengin erkeklere hizmet veren yapay Vahşi Batı oyun parkında, insanlar özgürce fantezilerini yaşıyor. Oradaki (aslında robot olan) kişilere canı ne isterse yapıyor. Tecavüz ediyor, öldürüyor ya da pısırık biri kahraman oluveriyor.

Kasabadaki robot fahişelerden biri, bir müşteriye birlikte olmayı teklif ediyor. Adam soruyor: 'İnsan mısın yoksa robot mu?'

Kadın alaycı bir şekilde gülüyor: 'Aradaki farkı göremiyorsan ne olduğum ne fark eder?' Evet, ne fark eder?

Hayatımızı hep otomatik olarak mı yaşıyoruz?

Haftada en az beş gün aynı işyerinde aynı kişilerle aynı işleri yapıyor, eve gelince beş dakika çocukla oynayıp yemeğe oturuyor, sonra eşimizle on dakika zorunlu bir sohbetten sonra sevdiğimiz dizinin başında üç saat geçirip ardından yatmıyor muyuz?

Farklı bir şey yapacağımız tek gün olan Pazarları, yeni bir şey öğrenmek, bir kursa gitmek kimin umurunda? Alışveriş merkezinde çocuk eğlensin, sen iki gömlek al, döner ye. Şanslıysan bir de film izlersin, bitti gittii. Hava güzelse bunların yerine ailece gidilecek bir balık lokantası koy, tamam.

'Anda kalamıyoruz. İşe gelene kadar ve gün boyu yaptığımız bütün işlemleri (otomobil kullanmak, temizlik) beyin otomatik gerçekleştiriyor. Evet, otomatik davranışlar, bir şeyleri öğrenmeyi kolaylaştırıyor ve zamandan tasarruf ettiriyor. Hatta o işte usta olmayı (otomobil kullanmak gibi) sağlıyor. Bütün meslek erbabı, işini otomatik yapar. Hepsi iyi de; o zaman da düşünmemize, farkındalığa gerek kalmıyor. Gerçekten yaşamıyoruz. Ancak büyük bir travma, acı ya da farklı bir zevk durumunda anı yaşayabiliyoruz ki o da belki en fazla ayda üçbeş dakika.

Şimdi itiraf edin: Bir kutunun içinde değil miyiz?

Farkındalık (Mindfullness) diye bir meditasyon çeşidi var, biliyor muydunuz?

Her şeyi farkındalıkla yapmayı gerektiriyor ve tabii aynı anda iki iş yapmamayı. Örneğin, yemek yerken konuşmayın, tv seyretmeyin. Sadece yemek yeyin. O takdirde hem daha az yemek yiyecek hem de tadını daha çok alacaksınız.

Arada bir farklı davranın!

Bütün büyük liderler, davranışları önceden kestirilebilir olmayan kişilerdir. Siz de ezber bozan biri olun! Sadece birilerinin değil, kendi ezberinizi de bozun. Örneğin işten eve yürüyorsanız, en azından o gün farklı bir güzergahtan geçin. Böylece hem yeni bir muhit öğrenmiş hem de beyninizde yeni nöral yollar açmış olacaksınız.

Yoksa, yanlış anlamayın ama kölelik hiç kalkmadı ve hep olacak. En büyük kölelik, alışkanlıklarımıza olan kölelik. İnsan kötü de olsa alışkanlıklarına, hatta acılarına sadakatle bağlıdır. Aslında onlardan kurtulmak istemez. Tanıdık duygu duygulara köle olur. Böyle bir kölenin kurtuluşu en zorudur çünkü en büyük isyan, kendine olandır. Kendinden özgür olsan... Nereye gideceksin?

BİR TEŞEKKÜR

Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi, eğitici eğitimi kapsamında beni de aralarında görmek istemiş. Hocaların karşısında iletişim eğitimi vermek zordur. 'Tereciye tere' satarken bile keyif ve ilgiyle beni dinleyen hocalara, ardından da kitaplarım için düzenledikleri imza gününe teşekkür ediyorum. Başta Dr. Gözde Kutval, Prof. Dr. Pervin Sutaş Bozkurt ve Prof. Dr. Gökhan Akbulut olmak üzere hepsine saygılarımı sunuyorum.