Saat ilerliyor... Bazen bir filmde geriye yalnızca birkaç dakika kalır. Bazen bir karakterin önünde yıllar vardır ama o yılların nasıl geçeceğini bilmez. Kimi zaman ise zaman, insanın en büyük düşmanı olur. Çünkü zamanı durdurmanın, geri almanın ya da kaybedilen anları yeniden yaşamanın bir yolu yoktur. Sinemanın zamanı bu kadar sevmesinin nedeni belki de tam olarak budur. Zaman, bütün karakterlerin karşısındaki tek ortak rakiptir. Zengin ya da fakir, güçlü ya da güçsüz, genç ya da yaşlı... Saat herkes için aynı şekilde ilerler.
ADETA BİR KARAKTER
Bu haftaki ilk durağımız, Christopher Nolan'ın zaman kavramını hikayenin merkezine yerleştirdiği Dunkirk.
II. Dünya Savaşı'nın Dunkirk tahliyesini konu alan filmde zaman, neredeyse başlı başına bir karakter gibi karşımıza çıkıyor. Karadaki askerler, denizdeki siviller ve havadaki pilotlar için her geçen dakika hayatta kalma ihtimalini değiştiriyor. Dizi tarafında ise 24 bu temanın en doğrudan örneklerinden biri. Jack Bauer'ın karşılaştığı krizlerde saat sürekli ilerliyor ve alınması gereken kararlar için zaman giderek azalıyor. Dizinin en önemli unsurlarından biri de bu:
Kahramanın doğru kararı vermek için çoğu zaman yeterli zamanı yok.
Bir başka dikkat çekici örnek ise In Time. Bu yapımda zaman yalnızca geçen bir kavram değil, insanların sahip olduğu en değerli kaynak.
İnsanların ömrünün bir para birimi gibi kullanıldığı distopik dünyada zengin ile fakir arasındaki fark da zaman üzerinden anlatılıyor. Film, aslında oldukça basit bir soruyu ortaya atıyor: Hayatımızın süresi bir servet olsaydı, onu nasıl harcardık?
BİR OLAY YETER
Türk sinemasından bu haftaki önerimiz ise Kelebeğin Rüyası. Film doğrudan bir "zamana karşı yarış" hikayesi olmasa da, karakterlerin hayatın ve kendi kaderlerinin sınırlılığıyla yüzleşmeleri temamızın başka bir boyutunu ortaya çıkarıyor. Bazen insanın yarıştığı şey saat değil, elinde kalan ömrün kendisidir. Bu haftanın sürpriz önerisi ise Run Lola Run.
Lola'nın yalnızca 20 dakikaya sahip olduğu hikaye, küçük bir kararın bile bütün olayların akışını değiştirebileceğini gösteriyor. Film, zamanı doğrusal bir çizgi olmaktan çıkarıp "Ya başka türlü olsaydı?" sorusunun merkezine yerleştiriyor. Zamana karşı yarışan karakterleri izlerken aslında hepimiz kendi hayatımızdan bir şeyler buluyoruz. Çünkü gerçek hayatta da çoğu kararımızın arkasında görünmeyen bir saat var. Bir telefon açmak için, bir özür dilemek için, bir hayalin peşinden gitmek için ya da sadece sevdiğimiz insanlarla biraz daha fazla vakit geçirmek için... Ve belki de zamanla ilgili en acı gerçek şu: Kaybettiğimiz parayı yeniden kazanabilir, kırdığımız bir eşyayı yenileyebilir, hatta bazı hatalarımızı telafi edebiliriz. Ama geçen bir dakikayı geri getiremeyiz.
BİZ NE YAPIYORUZ?
İyi sinema, zamanı yalnızca gerilim yaratmak için kullanmaz. Bize onun değerini de hatırlatır.
Belki de bu yüzden bazen asıl soru "Zamana karşı yarışı kazanabilecek miyiz?" değildir.
Asıl soru şudur: Zaman hala bizimleyken ne yapıyoruz? Bir Temanın İzinde serisinin on ikinci bölümünde zamanın peşinden koştuk. İlk on iki haftada aileden intikama, yalnızlıktan dostluğa, güçten özgürlüğe kadar insan hayatının farklı duygularını sinema ve dizilerin dünyasında aradık. Ve bu yolculuk burada bitmiyor. Çünkü sinema, anlatacak hikayesi bitmeyen dev bir dünya.
Önümüzdeki haftalarda yeni temaların izini sürmeye, bazen bir filmin peşinden gitmeye, bazen de yıllar önce çekilmiş bir yapımın bugün bize ne söylediğini sorgulamaya devam edeceğiz. Bir Temanın İzinde... Bir sonraki hikayede buluşmak üzere.
