DÜNYA enerji piyasaları ve jeopolitik stratejiler, on yıllardır "fosil yakıtların tükenmesi" korkusu üzerine inşa ediliyor. Ancak son dönemde yeniden gündeme gelen bir iddia, okullarda öğretilen "ölü dinozorlar" hikâyesinin aslında 1800'lerin sonunda Rockefeller ailesi ve Smithsonian Enstitüsü tarafından kurgulanmış devasa bir ekonomik manipülasyon olduğunu öne sürüyor. Bu teze göre petrol, iddia edildiği gibi biyolojik bir atık değil; dünyanın derin mantosunda, aşırı basınç ve sıcaklık altında sürekli üretilen abiyotik bir mineral.
KÜRESEL SAVAŞLARIN NEDENİ
THOMAS Gold gibi aykırı bilim insanlarının savunduğu bu görüşe göre, petrol aslında gezegenin dev mekanizmasını koruyan bir tür doğal yağlayıcı görevini üstleniyor. Yerkabuğunun altından çekilen her damla petrolün, tektonik plakalar arasındaki sürtünmeyi artırarak depremleri tetiklediği ve sistemin "gıcırdamasına" neden olduğu belirtiliyor. 1970'lerde kuruduğu ilan edilen bazı kuyuların yıllar sonra mucizevi bir şekilde yeniden dolması da, petrolün biyolojik bir kurgudan ziyade yer altından yukarı sızan ve kendini yenileyen bir kaynak olduğu iddiasını güçlendiriyor. Eğer petrol gerçekten de musluk suyu kadar bol ve yenilenebilir bir kaynaksa, bugünkü savaşların, yaptırımların ve yüksek fiyat politikalarının tüm meşruiyeti sarsılıyor. "Fosil teorisi" üzerinden yaratılan yapay kıtlık algısı, küresel sömürü düzeninin en büyük dayanağı olarak nitelendiriliyor. Bilim dünyasının büyük bir kısmı petroldeki organik izleri kanıt olarak sunsa da, abiyotik teoriyi savunanlar bu izlerin sadece yukarı çıkış yolundaki bulaşmalardan ibaret olduğunu iddia ederek insanlığı bu "biyolojik masaldan" uyanmaya çağırıyor. Sonuçta ortaya çıkan tablo, dinozorlardan çok daha derinlerde yatan devasa bir ekonomik ve bilimsel hesaplaşmaya işaret ediyor. Fosil yakıt masalıyla şekillenen küresel ekonomi, abiyotik petrol teorisinin sunduğu sarsıcı gerçeklerle yüzleşiyor. Petrolün sınırsız bir mineral kaynağı olduğu iddiası sadece bir ekonomi tartışması değil; aynı zamanda sismik felaketlerin ve gizli kalmış bilimsel savaşların da odağında yer alıyor.
BATI MASALI DOĞU TEORİSİ
1950'Lİ yıllarda Soğuk Savaş sürerken, Sovyet Rusya ve Ukrayna'daki bilim insanları, Batı'nın "fosil yakıt" tanımına kökten karşı çıkan bir okul kurdu. Batı dünyası petrolü "tükenebilir bir biyolojik miras" olarak pazarlayıp fiyatları ve rezerv kontrolünü elinde tutarken; Doğu bloku, petrolün yerkabuğunun derinliklerinde jeolojik bir süreçle sürekli yenilendiğini savunuyordu. Bugün Rusya'nın devasa rezervlerinin ve bitmek bilmeyen üretim kapasitesinin arkasında, bu abiyotik bakış açısıyla yapılan derin sondajların yattığı düşünülüyor. Cornell Üniversitesi'nin dahi ismi Thomas Gold, bu gerçeği Batı dünyasında dile getirmeye çalışan en cesur sesti. Gold, petrolün aslında gezegenin oluşumundan kalan karbonun, yüksek basınç altında hidrojenle birleşerek yukarı sızmasıyla oluştuğunu öne sürdü. Ancak bu teori, "petrodolar" sistemine dayalı küresel düzeni tehdit ettiği için Gold'un itibarı bilim çevrelerinde sistematik bir şekilde sarsıldı. Oysa İsveç gibi ülkelerde yapılan derin kayaç sondajları, fosil bulunması imkânsız olan derinliklerde bile hidrokarbon izlerine rastlandığını ortaya koydu.
GEZEGENİN YAĞI ÇEKİLİYOR
İDDİALARIN en ürkütücü boyutu ise sismik hareketlerle ilgili olan kısım. Teoriye göre petrol, tektonik plakaların birbirine sürtünmesini engelleyen, yer kabuğunun "doğal yağı" ve amortisörü görevini görüyor. Dev enerji şirketleri bu sıvıyı devasa miktarlarda çekerek aslında gezegenin motorundaki yağı boşaltıyor. Bugün Oklahoma'dan Orta Doğu'ya kadar petrol sahalarında artan mikro ve makro depremlerin, bu "kuruma" ve sürtünme artışından kaynaklandığı savı, jeofizikçiler arasında giderek daha yüksek sesle tartışılıyor.
YAPAY KITLIK DÜZENİ
EĞER petrolün abiyotik kökenli olduğu ve alttan sürekli beslendiği resmen kabul edilirse, dünya üzerindeki tüm sömürü düzeni bir gecede anlamsızlaşacak. Enerji bağımsızlığına kavuşan ülkeler üzerindeki yaptırımlar çökecek, "stratejik rezerv" kavramı tarih olacak. Ancak bugün izlenen "karbon ayak izi" ve "yeşil enerjiye geçiş" politikalarının bir kısmının, aslında petrolün sınırsızlığı gerçeğini perdelemek için kullanılan yeni bir kontrol mekanizması olup olmadığı sorusu, cevabını bekleyen en büyük gizem olarak kalmaya devam ediyor.

