Kırmızı çoğunlukla kazanır yaşam oyununda. Dikte ettirir istediğini. Ama ömrü kısadır.... Diktatördür kırmızı. Ateşli aşıktır. Anlık cephelerdeki savaşların tartışmasız galibidir. Kırmızı cengaverdir, iyi dövüşür ama bazen sadece kahverengiye yenilir.
Kahverengi, sıradanlığın rengidir ve ölümün... Durağan hayatlar da bir çeşit ölümdür ve cepheleri kaybetse de savaşı hep kazanır. Kahverengi bürokrattır. Düzen yanlısıdır ve ölümün rengi olsa da yaşama damgasını vurmak için kırmızı ile sürekli savaş halindedir. Kırmızı dayanamaz kahverenginin vaat ettiği konfor ve sürekliliğe ve yenilir sonunda. Yaşam kıpkırmızıdır aslında ama kahverengi de kırmızının bir tonudur. Kirlenmiş kırmızıdır o, vazgeçmiş, pes etmiş kırmızıdır...
Gariptir ihanetin doğası.. Ya ihanet edeceksin sevdiklerine renkli bir hayal peşinde, ya da doğana ihanet edeceksin. İhanetin de bir başka türü yoktur, aslında. İnsan kimseyi aldatmaz, kendinden başka...
Yaşam kalesini her şeyi azar azar yaşayarak inşa eden kişinin malzemesi taştır. Yaşamdan korkanlarınki ise plajda oynadığımız kumdur. Bu kumdan kaleyi ilk büyük dalga, alır götürür açık denize. Hiç risk almamışların kumdan kalesinin de yıkılmadığı olabilir ara sıra ama onlar da hep aynı plajda, aynı iklimde kaldıklarından bir süre sonra nefes alamaz olurlar. Heyecandan değil, sıkıntıdan terlerler. Çatlak ve susuzdur dudakları, hiç öpülmemiş gibi, ıskalanmış heyecanlarla.
Çevrelerindeki ışıktan haleden tanırsın kırmızıları... Küçük emirler vermeyi severler. Kaprislidirler. Vaat ettiklerinden fazlasını isterler. Sen, bunu bile bile verirsin onlara istedikleri şeyi. Düzeni verir, heyecanı satın alırsın.
Kıpkırmızıdır bu yazı. Kendi kırmızılarını yaratmazsan varacağın koyu kahverengi sonun habercisidir. Eğer yaşamdan aldığın tatları çeşitlendirmez, tuvalindeki kahverengiye bir avuç kırmızıyı kendi ellerinle katmazsan, yeninin akıl almaz hızına biraz olsun ayak uydurmazsan çok yaşanmamışlık kalacak ardında. Her zaman açık olacaksın, kırmızı bir lambanın ya da rujun anlık tuzaklarına! Sorun o renkte mi, rujda mı, yoksa senin koyu kahverenginde mi, düşün şimdi!
Sarılan adam: Aret Vartanyan
Kitap fuarında, henüz hiçbir kitabını okuma fırsatı bulamadığım genç bir iletişimci yazarın imza kuyruğu vardı. Bir kısım arkadaşımın da katıldığı bu kuyrukta saatlerce bekleyenler oluyordu. Böyle bir ilgi, çok az yazara nasip olur. Pek çok kitabı olmakla birlikte hala herkesin tanımadığı, ancak tanıyanların neredeyse müptelası olduğu Aret Vartanyan bu başarıya nasıl ulaşmıştı?
Kitaplarını okuyan, programlarını izleyenler, Aret'in çok 'sahici' olduğunu söylüyorlar. Bu kadar okuyucu yanılıyor olamaz. Nitekim ben de sanal medyada, imza kuyruğundan fotoğraf karelerini gördüm. Bu genç adam, herkesle en az onar dakika sohbet etmeyi başarıyordu. Vee, sihirli dokunuş! Aret, gelen herkesle sımsıkı kucaklaşıyordu. O an anladım.
Aret Vartanyan'ın asıl sihiri kitaplarında değil, algılayış biçimindeydi. Kitaplar sadece o 'dokunuş'un son halkasıydı.
Tanıdıklarımızın çoğuyla gerçekten kucaklaşmadığımız, sanal medyalarda 'like' edilen fotoğraflarımız kadar sevildiğimiz bir çağda, bizi gerçekten kucaklayan bir yabancıya öyle ihtiyacımız vardı ki... Apartman komşumuz böyle biri olsa, acaba sevinir miydik, yoksa biraz tırsar mıydık?
'Sarılan adam' Aret Vartanyan, okşanmak isteyen kısmımızı farketmiş adamdı. 'Bizi hem seven hem döven' baba politikacılara alışık bir toplum, acaba böyle bir lidere nasıl bakardı? Sanırım Vartanyan'ın da politikaya atılmak isteyen bir yanı var... Bakalım, zaman beni haklı çıkaracak mı?
Ben burdan atlarım!
'Ben Burdan Atlarım', yine insanı etkileyen bir tv projesi formatı. Gerçekten o yükseklikten bu kadar deneyimsiz şöhretlinin taklalar atarak suya çakılmasına kayıtsız kalmak hemen hemen imkansız.
Hele hele Sema Çelebi'nin bu yarışmaya katılma ve sürdürebilme gayret ve cesaretini çılgınca alkışlamalı mı, yoksa ekran bağımlılığının insana neler yaptıracağı ile ilgili bilimsel bir tartışma mı başlatmalı, bilemiyorum...
Yarışmalardan birinde, jüri başkanının cesareti ile Kurtuluş Savaşı'nda mermi taşıyan kadınlara benzettiği Sema Çelebi, bir duygu seline kapılarak bana kalırsa yersiz bu benzetme karşısında kendisini ' Cumhuriyet Kadını' ilan etti. Buna tepki gösteren Armağan Çağlayan ise, bu benzetmeyi 'işi siyasete dökmek' olarak yorumladı.
Öyle garip bir millet olduk ki! Bir yandan Cumhuriyet değerlerine tramplenden atlayanlar, diğer yandan Cumhuriyet'ten söz edilmesinin siyasi bir yorum gibi görülmesi... Allahım, bize akıl fikir ihsan eyle, amin !
Aşeka
Aşka aşıksınız. Aşkla ilgili elinize ne geçerse okuyorsunuz... Peki, aşkı hiç Babacan Pesenkurdu'ndan okumuş, ya da şiir dinletilerinden birinde kendi güzel sesinden dinlemiş miydiniz?
Hayır mı? Üzüldüm ama geç değil. İlk kitabı 'Aşk fasikülü' ile hatırı sayılır bir takipçi edinen, dev gibi boyuna rağmen kalbi erimiş karamelden mamul Babacan Pesenkurdu, 'Yeni neslin Shakespeare'i' olarak anılıyor.
İsmi kadar sıradışı olan bu adam, tamamıyla hayatın içinde ve insana dair heybesine attığı tüm duyguları bir harman ederek gönlünde, sonunda size tattırıyor.
Şairin yeni kitabı 'Aşeka', içinde şiir de bulunan, aşka dair boyutu küçük ama yoğunluğu büyük öykülerden oluşuyor. Destek Yayınları'ndan piyasaya sürülen kitap, ismini, ağacın gövdesine sarılarak önce ağacı, sonra da kendisini öldüren aşeka sarmaşığından alıyor. Tıpkı aşıklar da böyle değil midir?
Kitabın bir yerinden şöyle sesleniyor şair, tüm aşıklara:
'Yüreğim çınladı. Beni mi sevdin?'
