Hiç kendinizi yapmadığınız bir şey için defalarca açıklama yaparken buldunuz mu? Ben buldum. Yaşananı anlatırız, karşımızdaki başka bir şey duyar. Niyetimizi açıklarız, o şüphesini savunur.
Belki yanlış ifade ettik diye düşünüp aynı şeyi başka kelimelerle yeniden anlatırız. Çünkü insan değer verdiği biri tarafından yanlış anlaşıldığında, "Beni gerçekten anlarsa böyle düşünmez" diyor.
Fakat bazen hiçbir şey değişmiyor.
İşte o zaman kendimizden şüphe etmeye başlıyoruz:
"Acaba gerçekten yanlış bir şey mi yaptım? Sorun bende mi?" Yaş aldıkça başka bir ihtimalin daha olduğunu görmeye başladım. Bazen ortada ne saklanan bir gerçek ne de kötü bir niyet vardır. Sadece geçmişte çokça incinmiş, aynı acının yeniden yaşanacağından korkan biridir.
Karşısında duran farklı insanı görür ama zihninde eski hikâyesi çoktan başlamıştır.
Çünkü insanlar bazen bizi, bizden önce hayatlarına girenlerin bıraktığı izlerin içinden görürler.
BUGÜNÜN İÇİNDE
Bunu yalnızca kadın-erkek ilişkilerinde değil; arkadaşlıklarda, aile içinde ve iş hayatında da gördüm. Bazen bir cümle söylüyorum, karşımdaki o cümlenin içinde benim hiç koymadığım bir anlamı duyuyor. Şimdi kendime de bakmalıyım elbette; çünkü her anlaşmazlıkta "Sorun karşı tarafta" demek de başka bir körlük. Ve artık ikinci bir soru daha soruyorum: "Bu tepkinin ne kadarı gerçekten bana ait?" Geçmişte hayal kırıklığı yaşamış biri, sıradan bir unutkanlığımızı "Bana değer vermiyor" diye okuyabilir.
Daha önce aldatılmış biri, cevaplanmayan bir telefonun içinde yeniden ihaneti görebilir.
Çünkü bazen bugünün içinde geçmişimizi yeniden yaşıyoruz.
Daniel Kahneman, zihnimizin geçmiş deneyimlerinden beslenen hızlı sonuçlara vardığını anlatır. Zihnimiz daha olayın tamamını anlamadan "Ben bunu daha önce gördüm" dediğinde, yeni bir insanı eski bir hikâyenin içine yerleştirebiliriz.
Eve geç gelen ve telefonu kapanan bir kadın bugünü anlatırken, yıllar önce aldatılmış olan adam geçmişi dinliyor olabilir mesela. "Benden bir şey saklıyorsun" cümlesinin altında belki de "Bir daha aynı şeyi yaşamaktan korkuyorum" vardır.
Fakat ikincisini söylemek daha zordur.
Çünkü suçlamak güç verir;
"Korkuyorum" demek savunmasız bırakır. Bir duygunun gerçek olması, anlattığı hikâyenin de gerçek olduğu anlamına gelmez.
GÖRÜNMEZ MAHKEME
Bir ilişkide biri sürekli şüphe ediyor, diğeri sürekli açıklıyorsa yorucu bir düzen oluşuyor.
Bazen de suçlu olduğumuz için değil, yanlış anlaşılmaya dayanamadığımız için kendimizi bu kadar çok açıklıyoruz.
Fakat hiçbir güvence yerine ulaşmıyorsa insan fark etmeden sanık gibi yaşamaya başlıyor.
Üstelik açıklaması bile aleyhine kullanılabiliyor: "Bu kadar anlatıyorsan mutlaka bir şey vardır." Yaklaşsak baskıcı, uzaklaşsak ilgisiz; konuşsak şüpheli, sussak suçlu...
AYNISI OLACAK
Sağlıklı bir ilişki neden bir insanın sürekli masumiyetini kanıtlamasını gerektirsin?
Ben çözülmemiş korkuyu görünmez bir mahkemeye benzetiyorum. Bu mahkemede geçmiş tanık, şüphe delil oluyor; karşımızdaki insan ise başka birinin işlediği suçun sanığı yapılıyor. Karar daha duruşma başlamadan veriliyor: "Sen de bana aynısını yapacaksın." Sonra geç gelen bir mesaj, farklı bir ses tonu, unutulan bir söz... Her şey delile dönüşüyor.
Öteki taraf da sonunda "Ben ne hissediyorum?" yerine, "Bunu yaparsam nasıl anlaşılır?" diye düşünüyor.Korku her zaman suçlayarak ortaya çıkmıyor; bazen susuyor. Bir tartışmanın ardından düşünmeye hepimizin ihtiyacı olabilir.
Fakat "Biraz zamana ihtiyacım var, sonra konuşacağız" demekle hiçbir açıklama yapmadan günlerce ortadan kaybolmak aynı şey değil.
NASIL YÖNETİYOR?
Korkan kişi, "Beni terk etmeden ben uzaklaşayım" diyerek geçici bir kontrol duygusu yaşayabilir.
Fakat geçmişte kendisine yapılanı bir daha yaşamamak için uğraşırken aynı acıyı başka birine yaşatabilir.
Bir kişisel gelişimci ve ilişki koçu olarak yalnızca aşk ilişkilerini değil; aile içindeki kırgınlıkları, arkadaşlıkları ve geçmişte yaşananların bugünü nasıl yönettiğini de dinledim.
Bazen karşımızdaki insanın amacı gerçekten kötü davranmak değil; yalnızca aynı acıyı yeniden yaşamamak için bütün ihtimalleri kontrol etmeye çalışıyor. Bunu anlayabilir, geçmişte yaşadıklarına üzülebiliriz.
Ben de bir dönem değer verdiğim biriyle bunu deneyimledim ve öylesine uğraştım ki sonunda kendime, "Onun neden böyle davrandığını anlamaya çalışırken, bana ne yaptığını gözden mi kaçırıyorum?" diye sormam gerekti.
Çünkü empati bazen insanın kendi sınırlarının önüne geçebiliyor.
"Kötü biri değil.
Yalnızca korkuyor." Bu doğru olabilir.
ANLAMAK BAŞKA...
Fakat bir davranışın nedenini anlamamız, bize verdiği zararı ortadan kaldırmıyor tabii ki. Hem mesleğimde hem kendi hayatımda öğrendiğim en önemli ayrımlardan biri şu oldu: Anlamak başka, üstlenmek başka.
Birinin korkusunu anlayabilirim ama geçmişinde işlemediğim bir suçun cezasını çekmek zorunda değilim. "Bunun seni neden korkuttuğunu anlayabiliyorum" ve "Beni yapmadığım bir şeyle suçlamanı kabul etmiyorum" cümleleri birbirine zıt değildir. Çünkü insan yaralı olabilir; yine de yaraladığı kişiye karşı sorumludur.
Hepimiz korkuyoruz, ben de korkuyorum. Asıl mesele korktuğumuzda ne yaptığımız.
Hissettiğimiz şeyin ne kadarı bugüne, ne kadarı geçmişimize ait?
Karşımızdakini gerçekten dinleyebiliyor, yanılmış olabileceğimizi kabul edebiliyor muyuz?
Bence iyileşmek hiç korkmamak değil; korkunun direksiyona geçtiği anı fark edip direksiyonu yeniden elimize alabilmek.
Her suçlamayı taşımak zorunda da değiliz. Hatamız varsa kabul edebilir, bize ait olmayanı bırakabiliriz.
3 SORU
Bu yazıyı bitirirken size üç soru bırakmak istiyorum:
Korkunuz sizi kimden korudu?
Sizi korumaya çalışırken kime zarar verdi? En çok korktuğunuz anlarda siz nasıl birine dönüştünüz?
Çünkü her suçlama gerçeğin sesi değildir.
Bazen konuşan yalnızca korkudur. Ve insan bir daha aynı şekilde incinmemek için kendisini öylesine koruyabilir ki sonunda, bir zamanlar kendisine yapılanı hiçbir suçu olmayan başka birine yapan kişiye dönüşebilir.
