Helal lokma hassasiyeti neden yalnızca tabağın kenarında başlıyor ve orada bitiyor? O eti alan paranın nasıl kazanıldığı neredeyse hiç sorgulanmıyor? İslam ahlakında kul ve kamu hakkı bu kadar merkezi bir yerde dururken, adalet ve emanet bilinci nasıl oldu da buharlaştı? Bu sorulara dürüstçe cevap vermeden, helalharamdan söz etmek ne kadar anlamlıdır?
HANGİSİ DAHA DİNDAR?
1960'ların sonlarında yaşanmış ibretlik bir hikayeyle başlayalım. Köylerinden ortaokul okumak için şehre gelen iki çocuk... Ceplerinde para yok. Arkalarında yoksul ama onurlu bir köy, önlerinde ise acımasız bir şehir hayatı var. Birkaç ay içinde annelerinin yanlarına kattığı yufka ekmek, patates
ve soğan tükenir. Kış bastırmıştır, ev soğuk, umutlar kırılgandır. Bir gün, kendisini diğerine göre "daha dindar" sayan çocuk, arkadaşına rahatça şunu söyler: "Haydi sen pazara git, oradan yiyecek içecek bir şeyler çal." Arkadaşı şaşkındır: "Peki, sen niçin yapmıyorsun?" Cevap, aslında uzun uzun tartışmamız gereken bir zihniyetin özeti gibidir: "Ben yiyecek içecek çalamam; bu çok büyük günah olur. Ama odun, kömür çalayım... O olur." Bu diyalog, yalnızca iki çocuğun yoksulluğunu ve çaresizliğini değil, o yaşta helal-haram anlayışının nasıl parçalandığını da gösterir. Zaten asıl olan ibret değil midir? Yiyecek söz konusu olduğunda titizleşen bir vicdan, başkasının malı ve hakkı gündeme geldiğinde nasıl bu kadar rahatlayabiliyor, nasıl da rasyonelleştiriyor? Haram, sadece boğazdan geçene mi, mideye mi ilişkindir? Kul hakkı ve kamu hakkı neden bu kadar kolay gözden çıkarılabiliyor?
SADECE SOFRAYA ÖZGÜ MÜ?
Bugün "helal" ve "haram" denildiğinde zihinlerde ilk canlanan şey çoğu zaman gıdadır, sofradır. Etin kesimi, besinlerin içerdiği katkı maddesi, son kullanım tarihi, kodekse uygunluğu, hijyen koşulları... Bunların her biri önemlidir, kimse bunu inkar edemez. Ancak helal-haram meselesi yalnızca sofraya indirgeniyorsa, burada ciddi bir ahlak daralması var demektir. Çünkü İslam ahlakında helal lokma, sadece ne yediğimizle değil, o lokmanın hangi yollarla kazanıldığıyla ilgilidir. Şu gerçeği artık yüksek sesle sormak zorundayız: Helal lokmaya bu kadar titiz olan toplum, neden kamu malı söz konusu olduğunda bu titizliği kaybediyor? Mesaiyi aksatan memur, işini savsaklayan çalışan, yetkisini şahsi çıkarına kullanan yönetici, eksik tartan esnaf, başkasının emeğini görmezden gelen akademisyen... Bunlar neden "idare edilir" davranışlar olarak görülüyor? Neden kul hakkı ihlali, gündelik hayatın sıradan bir parçası haline geldi? İslam düşüncesinde kul hakkı, en ağır sorumluluklardan biridir. Tövbe yetmez; helalleşmek gerekir. Hakkı yenen kişinin rızası olmadan o hak düşmez. Buna rağmen bugün dini söylemlerde kul ve kamu hakkının geri plana itilmesi tesadüf değildir. Din, giderek bireyin şahsi ibadetlerine hapsedilmekte, adalet, emanet ve sorumluluk alanı sessizce daraltılmaktadır. Böyle bir "dindarlık" anlayışı, vicdanı rahatlatır ama toplumu onarmaz.
'DEVLETİN MALI DENİZ'
Kamu malına bakışımız bu çelişkinin en net örneğidir. Kamu malı çoğu zaman sahipsiz sanılır. "Devletin malı deniz" denilerek herkesin ortak hakkı olan emanet kolayca harcanır, israf edilir, hatta meşrulaştırılır. Oysa Hz. Peygamber'in izinsiz alınan küçücük bir iplik parçasını, kamuya ait bir hurma tanesini bile büyük bir vebal olarak görmesi, bu meselenin ne kadar ciddi olduğunu açıkça ortaya koyar. Bugün ise israf, torpil ve adam kayırma neredeyse normalleşmiştir. Daha acısı, bu durumun vicdanları rahatsız etmemesidir. Helal-haram algısının sofraya sıkışmasının bir
başka sebebi de, görünür olanın tercih edilmesidir. Sofra denetlenebilir, belgeye bağlanabilir. Ama adaletsizlik, liyakatsizlik ve hak gaspı daha soyut alanlarda gerçekleşir. Bu soyutluk, insanın işine gelir. Sofrasını kontrol eden birey, davranışlarını sorgulamaktan kurtulduğunu zanneder. Oysa asıl sınav, kimsenin görmediği yerde adil kalabilmektir. İslam'ın hedeflediği insan tipi yalnızca ibadet eden değil; aynı zamanda adaletli, hakkaniyetli ve güvenilir olandır. "Emin" sıfatı, bu ahlakın özetidir. Güvenin kaybolduğu bir toplumda ekonomi de çürür, sosyal ilişkiler de. Kimse kimseye güvenmez; herkes kendini kurtarmanın peşine düşer. Helal lokma sadece tabağa konan değildir. O lokmanın hangi yollarla kazanıldığıdır. Haksız kazançla, emeğe saygısızlıkla, kamu imkanlarını hoyratça kullanarak elde edilen bir gelir, sofraya geldiğinde helal olmaz. Bu gerçeği görmeden yapılan her helal-haram tartışması eksik hatta yanıltıcıdır.

