Konuk Yazar Selahattin Gezer yazdı...
Önce birkaç kelam... Kadın, ruhunda taşıdığı şefkat gibi paha biçilemez cevherlerle öyle derin bir definedir ki; o olmasa erkek çölde susuz kalmış, kışın ayazında yorgansız bırakılmış gibidir. Eğer o şefkatli ana eli ve vefalı eş yüreği olmasaydı, hayat yolculuğunda hiçbirimizin yüreğinden tutan olmazdı. Hepsine minnettarız. Lakin ifade etmek gerekir ki; bu kıymetteki kadını gerek bedenen gerek ruhen çıplaklığa iten erkek, büyük bir vebal altındadır. Kadının teşhirciliğe yönelmesinde en büyük pay sahibi, erkeğin bakışındaki ve beklentisindeki bozulmadır. Yoksa kadındaki fıtri haya duygusu, durup dururken asla teşhirciliğe meyletmez. Burada öncelik şudur: Analar, erkek çocuklarını bedene değil, iffete ve gerçek güzelliğe değer veren bireyler olarak yetiştirmelidir. Ancak o zaman kadınlar, kendilerini sakınma ihtiyacı duymadan fıtratlarının gereği olan vakarı yaşayabilirler. Evet, meselenin asıl düğümü, değerleri altüst olmuş erkekte kördüğüm olmuştur.

HAYATIN GAYESİ
Gelelim sadede... Hayatın içinde öyle hanımlar gördüm ki; başı açık olduğu halde duruşundaki vakar, bakışındaki edep ve karakterindeki o sarsılmaz güven duygusuyla adeta manevi bir tesettüre bürünmüşler. Öte yandan, başı kapalı olduğu halde hal ve hareketleriyle, konuşma üslubuyla edepten ve zarafetten uzaklaşmış; örtünün ruhunu taşıyamayan simalarla da karşılaştım. Anladım ki kadını asıl "kadın" kılan, onu bir elmas gibi kıymetli yapan şey, giydiği kumaştan ziyade kuşandığı ahlaki değerlerdir. İç dünyası zengin, ruhsal donanımı tam olan bir kadın, varlığını kanıtlamak için bedenini bir vitrin gibi sunmaya ihtiyaç duymaz. O bilir ki; insan, sadece seyirlik bir görüntüden ibaret değildir. Hayatın gayesini, yaratılışındaki hikmeti idrak eden bir ruh, mahremiyetini sokağın insafına terk etmez. Bu şuurla giyinen bir kadının üzerinde en sade kıyafet bile, bahar dalındaki bir çiçek gibi asil ve doğal durur. Ruhu bu estetikten mahrum olanlar ise, ne kadar süslenirse süslensin, üzerlerinde iğreti bir yapaylıktan başka bir şey taşımazlar. Define, ulu orta yerde değil, korunmuş bir derinliktedir. Kimse talan edilmiş, delik deşik olmuş bir arazide hazine aramaz. Bugün modern dünya, kadınları "teşhircilik" rüzgarıyla adeta kendi öz değerlerinden koparıp o talan edilmiş arazilere benzetmeye çalışıyor. Oysa aklı başında bir erkek; sadakati, hanımefendiliği ve o tertemiz "anne" şefkatini böyle bir hengamede bulamayacağını bilir. Heveslerin peşinde koşanlar bir anlık duraklarda oyalanabilir ama kalıcı huzuru arayanlar, her zaman o gizli defineyi, yani iffeti ve vakarı ararlar. Kendi ruh dünyasına ve kişiliğine güvenen bir insan ister kadın ister erkek olsun kendini markalarla veya çıplaklıkla kamufle etme gereği duymaz. İyi yetişmiş, dolu dolu bir genç, karakterinin parıltısıyla zaten dikkat çeker; boyaya veya bedensel sergilemeye muhtaç kalmaz. Bugün sokaklarda, kafelerde yatak odası mahremiyetini dışarıya taşıyanlar, aslında büyük bir yanılgının içindeler. "Benim herkeste olandan başka, ortaya koyacak bir değerim, bir fikrim, bir asaletim yok mu?" diye sormuyorlar kendilerine. Oysa insanı eşsiz kılan; güven veren bir dost, sadık bir yoldaş ve nesilleri yetiştirecek bir rehber olabilmesidir. Çıplaklık, maalesef iç dünyadaki eksiklikleri örtmeye çalışan umutsuz bir çabadır. Modern köleliğin bu biçimine kapılan kaç kişiyle oturup gerçekten ruhu besleyen bir sohbet edilebilir? Kaç tanesi bir yuvanın manevi sütunu olabilir?
ERKEK DE SORUMLU
Bu yozlaşmada tek suçlu kadınlar değildir; asıl sorumluluk erkeklerin onurunda ve bakışlarındadır. Kadını bir reklam objesine, basit bir seyirlik malzemeye indirgeyen modern medya ve bu duruma sessiz kalan erkekler, aslında toplumsal bir felakete zemin hazırlıyorlar. Eğer bir kadın, erkeğin bakışındaki asaletten ve güven duygusundan emin olsa; beğenilme ihtiyacını çıplaklıkta değil, 60'ların, 70'lerin o abartısız ve zarif hanımefendiliğinde arayacaktır. Bugün gelinen noktada "açılmak", yerini "saçılmaya" bırakmış; sözler, bakışlar ve hayaller darmadağın olmuştur. Artık anlamalıyız ki; çekicilik et yığınında değil, ruhun derinliğindedir. Dünyanın bu bedensel gösteriden iğrenme noktasına geldiği şu zamanda, özümüzdeki o büyük defineyi keşfetmenin vakti gelmedi mi? Son Söz: Kaynaklarımız Ne Diyor? Kur'an-ı Kerim'den: "Mümin kadınlara da söyle: Bakışlarını sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. (Dışarıda kalan) yerler hariç, süslerini (ziynetlerini) açığa vurmasınlar..." (Nûr Suresi, 31) Sünnet-i Seniyye'den: "Haya (utanma duygusu) imandandır ve iman sahibi olan kişi cennettedir. Hayasızlık ise kötü huyluluktandır ve kötü huylu olan da cehennemdedir." (Tirmizî, Birr, 65) Bediüzzaman Said Nursi'den: "Kadınların en güzel ve cazibedar cemali, ahlâk-ı hasene ile münasebetdar olan şefkatidir. Ve bu cemal-i şefkat, hayat-ı dünyeviye sonuna kadar devam eder."

