Konuk yazar Selahattin Gezer yazdı...
Allah'ın bir ve tek oluşuna Bediüzzaman'ın ordu misali o kadar güzel bir ışık tutar ki... Bütün ordunun teçhizatı ve levazımatı bir elden idare edildiği zaman, bir askerin ihtiyacını gidermek kadar kolay hâle geliyor. Hakikaten de öyle. Her askerin üniforması, botu ve diğer teçhizatı için ayrı ayrı fabrikalar kurulmuş olsaydı ne olurdu?
Yeryüzündeki bütün botları, ayakkabıları bir araya toplasanız bir dağ, büyük bir tepe meydana gelirdi.
Oysa sadece bu botları üretmek için her askere ayrı bir fabrika kurduğumuzu düşünelim. Bu fabrikaların kaplayacağı alan, üretilen botların tamamının kaplayacağı alandan katbekat fazla olurdu. Hatta dünyadaki bütün orduların neferlerini nazara alırsak her askerin botu için ayrı bir fabrika kurulduğunu düşündüğümüzde, belki de yeryüzünde adım atacak yer kalmazdı. Her taraf bot fabrikası!
Ve botlarının her gün boyanması, tertemiz ve pırıl pırıl olması gerekiyor. Peki, her askerin bir kutu ayakkabı boyası için de ayrı bir fabrika kurulsaydı, acaba bot fabrikalarına yer kalır mıydı? Oysa bütün bu ihtiyaçlar tek bir merkezden idare edildiğinde, koskoca orduların ihtiyaçları kolaylıkla karşılanıyor.

TEK VE BİR İLAH
Şimdi bir de mevcudatı birden fazla ilahın idaresine bıraktığımızı farz edelim. Belki de mevcudatın sayısından fazla ilah olacaktı! Üstelik her biri farklı bir emir verecekti.
Biri bir şeyi emrederken diğeri başka bir şey isteyecekti. Düşünün bir kere: Asker bir tane, başındaki komutan yüz tane!
Biri "Yat!" diyor, biri "Sürün!" diyor. Biri "Ateş et!" diyor, diğeri "Yürü, marş!" diyor. Biri "Koş!" derken öteki "Vur!" diyor, bir başkası "Vurma!" diye emir veriyor. En sonunda asker tüfeğini alıp hepsine karşı çıkar, hepsini karşısına diker ve şöyle derdi: "Yahu, lanet olsun böyle askerliğe! Hanginize itaat edeceğim?" İşte birden fazla ilahın bulunması hâlinde ortaya çıkacak ihtilaf ve karışıklık böyle bir neticeye götürürdü. Dolayısıyla Allah'ın bir ve tek olmasının, bütün mevcudatın bir elden idare edilmesinin ne büyük bir nimet olduğunu düşünelim.
Bunun için ne kadar şükretsek azdır. Şükürler olsun ki Rabbimiz, Hâlıkımız, Rezzakımız; bize merhamet eden, rahmetiyle muamele eden Rabbimiz birdir ve tektir. Dolayısıyla derdimizi, ahvalimizi rahatlıkla O'na açabiliyoruz. Diyelim ki bir sıkıntımız var. Birden fazla ilah olsaydı, birine derdimizi açarken diğeri belki şöyle diyecekti:
"Ne dedin ona? Bana da söyle! Beni niye es geçtin?
Bana niye hâlini anlatmadın?" Derdimizi anlatıp sıkıntımızdan kurtulmaya mı çalışacaktık, yoksa yeni bir derde daha mı düşecektik? Hâlbuki herkesin sesini işiten, kalbimizin en ince hatıratını bilen Allah'a hâlimizi arz etmek ne kadar güzel bir şey!
Yahu bunun için bile ne kadar şükretsek azdır. Bizi duyan birisi var. Hem de bizi satmıyor, rezil etmiyor. Kalbimizden O'na hangi hâlimizi arz etmişsek, bir O biliyor, bir de biz.
DUANIN MAHREMİYETİ
Bir sıkıntımız için bizden üstün birisine gittiğimizi düşünelim.
Mesela zenginlik veya ilim bakımından bizden daha yüksek bir mevkide bulunan birine, hatta iş yerindeki patronumuza hâlimizi arz ediyoruz:
"İşte, aldığım para yetmiyor.
Bana biraz zam yapabilir misiniz?" Peki, sonra ne oluyor?
Yönetici, muhasebeci, hatta diğer çalışanlar bile durumdan haberdar olabiliyor.
"Sizin arkadaşınız geldi, zam istedi.
Sanki verdiğim para yetmiyormuş gibi!" diyerek hem bizim özel hâlimiz başkalarına anlatılıyor hem de diğer çalışanlara âdeta "Siz de gelip zam istemeyin!" mesajı veriliyor. İnsanlara açtığımız bazı sırların, anlattığımız bazı dertlerin başkalarının diline düşmesi işte bu kadar kolay.
Oysa Allah'a hâlimizi arz ediyoruz ve kul ile rabbi arasında özel oluyor. Yeryüzünde hiçbir psikolog ya da avukat sizin özelinizi O'nun kadar mahrem tutamaz. Allah'a boynumuzu büküp, halimizi arz ederken sanki yeryüzünde bizden başka kimse yok ve özelmişiz gibiyiz.
Bir O bir de biz. Evimizde, bazen bir dağ başında, bazen de sokakta yürürken içimizden O'nunla dertleşiyoruz.
İnsanların arasında olsak bile gönlümüzle baş başa kaldığımız için o anda yalnız sayılırız.
Hiç bir kapıya onun kapısı gibi çabuk ulaşılmaz ve çabuk çalınmaz.
Zaten dinlediği içindir ki halimizi arz ederiz. Vahdet olmasaydı her duada kime yöneleceğimizi duadan çok daha fazla düşünecektik...
RABBİMİZİN KUDRETİ
Aynı anda başka insanlar da kendi sırlarını, dertlerini O'na açıyor; yardım, af ve merhamet diliyorlar. Fakat Rabbimiz hiçbirine, "Hele siz durun!
Şu anda başka bir kuluma merhamet ediyorum, onu dinliyorum. Biraz bekleyin, sıra size de gelecek!" demiyor.
Çünkü O'nun kudreti ve ilmi bizim sınırlı anlayışımızla ölçülemez.
Herkesi aynı anda işitir, bilir ve her bir kuluna ayrı ayrı yakınlığıyla muamele eder.
Nasıl ki güneş, sayısız aynada aynı anda tecelli eder; her ayna güneşin ışığını kendine mahsus bir şekilde yansıtır.
Bunun gibi, Rabbimizin isimleri de sayısız varlıkta tecelli eder. Herkes kendi kabiliyeti ölçüsünde o tecelliden nasibini alır. Sanki her bir kula hâliyle şöyle der:
"Yalnız değilsin!" Muhteşem bir vahdaniyet, muhteşem bir nizam ve intizam! İdarecimizin tek olması ne büyük nimet!
Yaratıcımızın bir olması, bizi rızıklandıranın bir olması, bizi işiten ve merhametiyle kuşatan Rabbimizin bir ve tek olması ne büyük bir lütuf!
Keşke bu hakikati hiç aklımızdan çıkarmasak!
Rabbimizin birliği yalnızca kâinatın nizamını sağlayan bir hakikat değil, kulun gönlüne emniyeti de veren bir nimettir. İşte bizim de derdimiz bu hakikatleri anlatan bir hoparlör olmaktır.

