İnsan her şeye alışıyor" diyorlar.
Sadece güzel şeylere alışılmıyor.
Yalnızlığa alışılıyor...
Hayal kırıklıklarına...
Sürekli güçlü olmaya...
Kaosa...
Hatta bazen mutsuzluğa bile... Ve bir süre sonra alışılan şey normal gelmeye başlıyor. Belki de kendimize yaptığımız en büyük haksızlık bu:
Kendimizi zamanla eksik hissettiğimiz bir hayata ikna etmek. Ona razı gelmek. Çünkü neyi tekrar edersek, bir süre sonra kendimizi onun içinde tanımlamaya başlıyoruz.
BEKLEMEK...
Ben galiba en çok beklemeye alıştım hayatımda. Olmasını beklemeye... Düzelmesini beklemeye... Geçmesini beklemeye... Bir de hayal kırıklıklarına.
Eskiden bazı şeyler canımı çok yakardı. Şimdi aynı şeyler olduğunda daha sakin kalıyorum.
Bu büyümek mi, yoksa sadece acıya alışmak mı bilmiyorum. Ama asıl düşündüren şey şu: Bir zamanlar bizi dağıtan şeyler nasıl oluyor da bir süre sonra sıradanlaşıyor?
Psikolojide bunun adı 'duygusal adaptasyon'.
Zihin, sürekli maruz kaldığı duyguyu zamanla normalleştirmeye başlıyor. Çünkü bazen dayanabilmenin tek yolu bu oluyor. Sinir sistemi tanıdığı şeyi güvenli sanıyor bazen; sağlıklı olmasa bile.
Belki de bu yüzden bazı insanlar huzursuzluğu bile kendi karakteri sanıyor.
Örneğin; sürekli stres altında yaşayan biri için sakinlik bir süre sonra sıkıcı gelmeye başlıyor. Çünkü kaos ona hep tanıdık geliyor.
Uzun süre karanlığın içinde kalınca, insan ışığa bile yabancılaşabiliyor.
Belki de bu yüzden zarar veren ilişkilerden çıkmak zordur bazen.
Çünkü can acıtsa bile orası tanıdık bölgedir.
Nasıl davranacağımızı, nasıl üzüleceğimizi, nasıl toparlanacağımızı biliriz. Tanıdık bir acı, bilinmeyen huzurdan daha güvenli geliyor özetle. Benim de içinde öylece kaldığım duygular oldu. Zarar verdiğini bildiğim halde bırakamadığım dönemsel alışkanlıklarım... İçinden çıkamadığım psikolojik döngüler... Ama fark ettim ki; bir süre sonra o duygunun içinde de yaşamayı öğreniyoruz.
Çünkü zihin bazen bizi mutlu etmeye değil, sadece hayatta tutmaya çalışıyor.
GÜVENLİ
Bu yüzden "güvenli alan" dediğimiz şey her zaman sağlıklı değil.
Bazen sadece alıştığımız yer oluyor. Ve belki de en büyük kötülüklerden biri burada başlıyor:
Kendini kandırmak.
"Ben zaten böyleyim." "Hayat böyle." "Herkes böyle yaşıyor." Oysa bazen mesele gerçekten bu değil. Sadece uzun süre aynı şeyin içinde kalınca, onu normal sanmaya başlıyoruz.
Son yıllarda insanların tükenmişliği bile normalleştirmesi biraz bununla ilgili sanırım. Sürekli meşgul olmak, sürekli yetişmeye çalışmak, sürekli güçlü görünmek...
Bunlar artık bir sorun değilmiş gibi konuşuluyor.
Oysa alıştığımız her şey sağlıklı olmak zorunda değil. Sürekli güçlü olmak da biraz böyle. Bence bu bir karakter değil. Öğrenilmiş bir savunma biçimi.
Bazıları küçük yaşta şunu öğreniyor: "Kimse seni kurtarmayacak." Bu yüzden erken büyüyorlar.
Daha kontrollü oluyorlar.
Daha dayanıklı görünmeye çalışıyorlar.
Ama güçlü görünmeye alışmak da yoruyor.
Çünkü bir süre sonra ne kadar yorulduğumuzu fark etmediğimiz bir noktaya geliyoruz.
Asıl kayboluş da orada başlıyor galiba: Kendi acımızı bile küçümsemeye başladığımızda.
Mutsuzluğu normal sandığım dönemlerden geçtim. İçinde kaldığım, çıkmakta zorlandığım psikolojik döngüler oldu. Ve dürüst olmak gerekirse, bazen insan bunları bilinçli yapmıyor.
Sadece elinden geldiği şekilde hayatta kalmaya çalışıyor gerçekten.
KİŞİLİK
Çünkü zihnimiz bazı şeyleri normalleştirmezse taşıyamayacağını düşünüyor.
Belki bu yüzden değişmekte zorlanıyoruz.
Çünkü değişim bilinmeyen demek. Sanırım çoğu hayatı yöneten temel şeylerden biri de bu: Kendini koruma ihtiyacı.
Peki gerçekten ne zaman değişmeye karar veriyoruz sizce? Canımız çok yandığında. Artık aynı yerde kalamayacak kadar yorulduğumuzda.
Çünkü bazı değişimler farkındalıkla değil, kırılmayla başlıyor. Psikolog Carl Jung'un bir sözü var: "İnsan acıdan kaçtığı sürece değişemez." Harika bir söz. Belki de bu yüzden bazı insanlar yıllarca aynı döngünün içinde kalıyor. Çünkü tanıdık acı, değişimin getireceği bilinmezlikten çok daha güvenli. Ve belki en büyük yanılgılardan biri de şu:
"Alışırsam geçer." Oysa bazı şeylere alışmak, iyileşmek değil. Sadece daha az hissetmekle ilgili. Ve asıl uzaklaşma tam burada başlıyor galiba. Bir süre sonra neyin gerçekten normal olduğunu unutuyoruz.
Belki bu yüzden hiçbir şeye tamamen alışmamak gerekiyor hayatta.
Çünkü her şey geçici.
İnsanlar değişiyor. Duygular değişiyor. Hayatlar değişiyor. Ama bazen alışılan şeyin içinde o kadar uzun kalınıyor ki, huzur geldiğinde bile yabancı hissettiriyor. Ve belki en acı tarafı da bu.
Bir gün gerçekten sakin ve huzurlu bir hayatın içine bırakılsak bile...
İlk hissedilen şey huzur değil, boşluk olabiliyor.
Çünkü neyle yaşarsak, bir süre sonra kendimizi onun içinde tanımlamaya başlıyoruz. Belki de mesele hiçbir şeye alışmamak değil. Bize zarar veren şeyleri normal sanmamayı öğrenmek.
Ve belki gerçek iyileşme işte tam burada başlıyor:
Kaosu kişilik sanmayı bıraktığımız yerde.
