Hepimiz artık motorize bir hayat yaşıyoruz. Günlük ulaşımlarımızda, iş ve sosyal yaşamlarımızda hep yoğun bir hareket halindeyiz. Vazgeçilemez bir yaşam felsefesi haline geldi hızlanmış hayatlar. Günümüzde her yerde olduğu gibi özellikle büyük kentlerde bu yoğunluğu iliklerimize kadar hissediyoruz her gün. "Nefes almaya bile vaktim yok" laflarını sıklıkla duyuyoruz. Yoğun trafiğin içinde adım adım ilerlemeye çalışırken, birçoğumuz çocukluğumuzun geçtiği küçük kasabalarımıza, köylerimize özlem duyuyoruz. Her ne kadar okul, medya ve yaşanan farklı coğrafyaların bize kattıkları kimliklerle yaşasak da, hayata gözümüzü açtığımız yerlerin dilleri, inançları, gelenekleri, görenekleri, yemek alışkanlıkları ve değer yargılarının özlemleri, içimizde bir yerlerde "kor" halinde yüreğimizi sızlatıyor.
ÇELİŞKİLİ ÖZLEMLER
İlk kültürel alt yapımızın şekillendiği, doğduğumuz, büyüdüğümüz diyarlara gitmek için fırsatlar yaratıyoruz. Gündelik hayatımızın koşturmacasından, rutinlerinden ve sorumluluklardan uzaklaşma arzusu içinde özlemle gidiyoruz bu yerlere. Fakat giderek küreselleşen ve güçleşen yaşam koşullarının bizde yarattığı aidiyet duygusuyla bugün yaşadığımız eve özlem duyuyoruz tekrar. Günlük yaşamımızı sürdürdüğümüz yerlerin bizde yarattığı güven duygusunu arıyoruz. Bu düşüncelerle dönüyoruz ve yine aniden artan sorumlulukların içinde yoğun iş temposu içinde buluyoruz kendimizi... Sonra, hep yinelenen özlem tekrarları... Yaşadığımız bu çelişkili duygular şaşırtmıştır beni hep. Teknolojinin akıl almaz gelişimi ile beraber ülkeler arası, şehirler arası etkileşimler artık sınır tanımıyor ve giderek güçlenen, bizi içine alan bir küresel ağ içinde buluyoruz kendimizi. Bu etkiyle birlikte dünya ülkeleri ve insanları olarak daha önce hiç olmadığı kadar birbirimize bağlı hale geliyoruz. Sınırlar arası bu kadar yakınlaşan ve birbirini etkileyen sosyal ilişkiler etkisiyle, biz hep yaşayacağız birbiriyle çelişen özlemlerimizi. Bu çelişkilerin nedenini "küreselleşme ve geleneklerimiz" arasında yaşadığımız duygu sapmaları olarak tanımlarsak hiç de yanlış olmayacak. Burada önemli olan yaşam terazimizi bozmadan dengelerimizi korumak olmalıdır. Zor da olsa, hem gelenek ve göreneklerimizin bizi şekillendirdiği yapımızı muhafaza etmeli, hem de teknolojinin bize dayattığı yaşam şartlarına ayak uydurmalıyız. Her gün hızlanarak yaşamımızı şekillendiren küreselleşme anaforları kültürel kimliklerimizi, geleneklerimizi aşındırma, unutturma potansiyeline sahip olan bir etkiye sahiptir. Dost sohbetlerinde "nerede eski günler", "nerede eski bayramlar", "artık saygı kalmadı" gibi serzenişlerde bulunuruz hep... Bu arada, küreselleşmenin yerel kültürlere olan aşındırıcı etkisinin yanında, olumlu etkilerini de gözden kaçırmamalıyız. "Kültür Turizminin" yerel geleneklerin korunması için ne kadar önemli olduğuna her zaman şahit oluyoruz. Birçok bölgede yerli kültürel uygulamaları, yerli el sanatlarını görmek ve geleneksel festivalleri izlemek için turistlerin akın ettiklerini görüyoruz. Bu şekilde, kültürel geçmişimiz muhafaza edilirken, aynı anda bölgedeki yerel halkın bu geleneklerini ticari kazanca çevirmesi son derece önemli oluyor. Yerli ritüeller, el sanatları veya yöresel festivaller gibi bölgeye ait geleneksel uygulamaların uluslararası izleyicilere ve turistlere hitap edecek şekilde yeniden yorumlanmasıyla kültürlerimizin güçlenerek korunması sağlanır. Dünyadan da kültürel zenginleşmeye örnekler verebiliriz. Örneğin, Bollywood Filmlerinin ve müziklerinin Hindistan'ın ötesine yayılması Hint Kültürü için küresel eğlencede yeni bir alan yaratmıştır. Benzer şekilde Afrika ritimleri ve melodileri, Batı pop müziğini etkilemiş ve "geleneksel Afrika seslerinin" küresel müzik tarzlarıyla harmanlanmasına neden olmuştur. Bu tür alışverişler yalnızca küresel kültürün de zenginleşmesine yol açarken, ayni zamanda yerel geleneklerin gelişmesini ve korunmasını sağlar.
GENÇ NESİLLER
Gençlerimiz, geleneksel kültürlerimizin aktarılacağı ve devam ettirileceği kuşaklardır. Teknolojik iletişimin ve sosyal medya ağlarının tüm insanları sınır tanımadan birbirine yaklaştırdığı günümüzde özellikle kozmopolit kentsel ortamlarda gençler tek kültüre bağlı kalmayan, tüm dünyayı evi olarak gören bir "dünya vatandaşı" anlayışıyla yaşama bakarken, ikili kimliklerle mücadele etmektedirler. Fakat, yapılan çalışmalarla "geleneksel kültürlerimizin" küresel ortamlarda da yaygınlaştığını gören gençlerimiz; evrensel teknolojiye yatkın yaşam tarzlarını benimserken, ayni zamanda aile ve ulusal miraslarıyla da gurur duyarlar. Küreselleşme ile beraber yerel kültürlerimizin unutulacağı anlamı çıkarılmamalıdır. Aksine; dilimizi, örf ve adetlerimizi, inançlarımızı koruyarak canlandırılmaları için yeni fırsatları değerlendirmeli ve teknolojiden yararlanmalıyız. Bu şekilde çalışmalarla, geleneksel mutfaklarımızı "fast food" ile yarışabilir hale getirebilir, küresel moda markaların artan popüleritesine karşı "biz de buradayız" diyebiliriz.
