Fransa'da Cezayir kökenli bir ailede dünyaya gelen Nesrine'nin müzik yolculuğu henüz altı yaşında verdiği ilk konserle başladı. Klasik müzik eğitimi alan ve Daniel Barenboim'in West-Eastern Divan Orchestra'sı ile Valencia Operası gibi önemli kurumlarda sahneye çıkan sanatçı, zamanla kendi müzikal dilini oluşturmak üzere farklı kültürlerin ve seslerin izini sürdü. Cirque du Soleil'in Amaluna gösterisinde de yer alan Nesrine, çelloyu geleneksel sınırlarının ötesine taşıyarak caz, pop, Kuzey Afrika müziği ve elektronik sesleri buluşturan özgün bir anlatım geliştirdi. 2024 tarihli Kan Ya Makan albümünde ise bu kez kendi geçmişine dönüyor. Arapçada "Bir zamanlar" anlamına gelen albüm, sanatçının çocukluğundan bugüne uzanan deneyimlerini, kimlik arayışını ve iç içe geçmiş kültürel aidiyetlerini anlatıyor. 11 Kasım'da İzmir'de Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi'nde dinleyiciyle buluşmaya hazırlanan sanatçıyla müzikal yolculuğunu, geçmişle kurduğu ilişkiyi ve müziğin sınırları aşma gücünü konuştuk.

Altı yaşında ilk konserinizi verdiniz ve klasik müzik eğitimiyle önemli orkestralara uzanan bir yolculuğa başladınız. Çocukluk yıllarınızda müzikle kurduğunuz bu bağ, bugün kendi bestelerini yapan bir sanatçıya dönüşmenizde nasıl bir rol oynadı?
Bunun tek bir dönüm noktası olduğunu düşünmüyorum. Daha çok, klasik müziğin bana inanılmaz güçlü bir temel kazandırmış olmasına rağmen, kendimin başka yönlerinin de müziğimde yer bulması gerektiğini zamanla fark etmemle ilgiliydi. Farklı kültürlerin ve seslerin içinde büyüdüm: Arap-Endülüs müziği, soul, hip hop, rock... Klasik müzik benim disiplinimdi ama tek müzikal dilim değildi. Bir noktada, bütün bu etkileri birbirinden ayrı tutmayı bırakıp bir arada var olmalarına izin verme ihtiyacı hissettim. Bence asıl dönüm noktası, birini seçmek zorunda olduğumu düşünmeden bütün bu kimlikleri aynı anda taşıyabileceğime kendime izin verdiğim andı.
'BİR ZAMANLAR...'
Orkestra müzisyenliği size ne öğretti, kendi müziğinizi üretmeye başladığınızda hangi yönünüzü keşfettiniz?
Bir orkestrada çalmak olağanüstü bir deneyim. Dinlemeyi, kendinizden daha büyük bir bütünün parçası olmayı ve bir bestecinin vizyonuna hizmet etmeyi öğreniyorsunuz. Ancak kendi hikâyelerimi anlatma, beste yapma, şarkı söyleme ve çelloyu geleneksel repertuvarının ötesinde keşfetme arzum da vardı. O dünyadan ayrılmak, belirli bir yapıdan ve güvenceden uzaklaşmak anlamına geliyordu. Bir anda ne çalacağımı söyleyen bir nota, yoruma yön veren bir orkestra şefi yoktu. Kendi yönümü bulmam gerekiyordu. Hem korkutucu hem de inanılmaz derecede özgürleştirici bir deneyimdi. Üstelik klasik müzisyen olarak öğrendiğim her şeyin hâlâ benimle olduğunu fark ettim. Geçmişimi geride bırakmıyordum; onun üzerine yeni bir şey inşa ediyordum.
2024 tarihli Kan Ya Makan albümünüzü önceki çalışmalarınızdan ayıran en önemli özellik, kişisel hikâyenize daha yakından bakması. Kendinizi müziğinizde bu kadar doğrudan anlatmaya neden şimdi ihtiyaç duydunuz?
Sanırım insan hayatının bir noktasında kendi hikâyesine biraz daha uzaktan ama aynı zamanda daha büyük bir dürüstlükle bakmaya hazır hissediyor. Kan Ya Makan ile nereden geldiğimi, beni şekillendiren deneyimleri ve içimde bir arada var olan farklı kim- likleri keşfetmek istedim.
Kan Ya Makan, Arapçada "Bir zamanlar" anlamına geliyor. Kendi hayatınızdan yola çıkan bu albümün dinleyiciyle buluştuğu noktada, kişisel hikâyenizin nasıl bir dönüşüm geçirdiğini düşünüyorsunuz?
Bence bu iki şey birbiriyle bağlantılı. Her zaman kişisel bir noktadan yola çıkıyorum. Sürekli başkalarının ne hissedeceğini tahmin etmeye çalışırsanız gerçekten anlamlı bir şey yaratabileceğinizi düşünmüyorum. Ancak müziğin güzel yanı, son derece kişisel bir hikâyenin evrensel hâle gelebilmesi. Kan Ya Makan, "Bir varmış bir yokmuş" anlamına geliyor. Bu ifadeyi seviyorum çünkü hayal gücüne açılan bir kapıyı hemen aralıyor. Ben kendi hikâyemi anlatıyorum ama müzik yayımlandığı andan itibaren artık yalnızca bana ait olmaktan çıkıyor. Herkes kendi anılarını, duygularını ve deneyimlerini onun içinde bulabiliyor.

Cezayir kökleriniz, Fransa'da büyümeniz ve farklı ülkelerde yaşamanız kimliğinizin farklı katmanlarını oluşturuyor. Bugün kendinizi tek bir ülkeye ya da kültüre ait hissetmek zorunda olmadığınızı söyleyebilir miyiz?
Uzun bir süre nereye ait olduğumu anlamaya çalıştığımı düşünüyorum. Fransa'da Cezayir kökenleriyle büyümek, ardından farklı ülkelerde yaşamak ve çalışmak doğal olarak kimlik üzerine sorular doğuruyor. Ancak zamanla bu çoklu kimliği bir çelişki değil, bir zenginlik olarak görmeye başladım. Kendimizi tek bir kültür ya da yer üzerinden tanımlamak zorunda olduğumuza inanmıyorum. Birden fazla dünyaya ait olabilir ve bunların arasında kendimize ait bir alan yaratabiliriz. Müzik bunu anlamama yardımcı oldu. Bir bakıma müzik, kendimin bütün bu farklı parçalarının bir arada var olabildiği yer.
Akdeniz ve Kuzey Afrika müzik geleneklerinden beslenen bir sanatçı olarak Türk müziğini dinlediğinizde sizi en çok etkileyen özellikler neler?
Türk müziğinde beni büyüleyen şey, melodik geleneklerinin zenginliği ve müziğin bu kadar yoğun duygular taşıyabilmesi. Akdeniz ve Kuzey Afrika kültürel geçmişinden geldiğim için melodi, süslemeler ve duygu arasındaki bu ilişkiye karşı kendimi yakın hissediyorum.
'PEK ÇOK ORTAK NOKTA VAR'
Türk ve Kuzey Afrika müzikleri arasında melodik anlatım ve ritim açısından nasıl bir yakınlık hissediyorsunuz? Bu ortaklıkların kültürel karşılaşmalar açısından size düşündürdükleri neler?
Özellikle melodinin ve ritmin duyguları ifade etmek için kullanılma biçiminde pek çok ortak nokta olduğunu düşünüyorum. Akdeniz boyunca müzikal gelenekler yüzyıllardır birbirini etkiliyor. Melodik süslemelerde, ritmik kalıplarda ve doğaçlamaya, yoruma verilen önemde belirli benzerlikler duyabiliyorsunuz. Müziğin hikâye anlatma biçiminde de ortak bir yoğunluk var. Elbette her geleneğin kendine özgü bir kimliği var ve onları aynı şeymiş gibi değerlendirmek istemem. Ancak bu ortak müzikal duyarlılıkları büyüleyici buluyorum. Bize kültürlerin her zaman birbirleriyle iletişim hâlinde olduğunu hatırlatıyorlar.
Türkiye'de sahneye çıktığınızda dinleyicinin müziğinizle nasıl bir ilişki kurmasını umuyorsunuz? Konserden ayrılırken yanlarında hangi duyguyu götürmeleri sizin için anlamlı olur?
Müziğim kimlik, hafıza, aşk, özgürlük ve bizi şekillendiren farklı deneyimler üzerine hikâyeler anlatıyor. Ancak belirli bir yorumu dinleyiciye dayatmak istemiyorum. Birinin bir şarkıyı dinleyip onu kendi hayatında tamamen farklı bir deneyimle ilişkilendirmesi fikrini seviyorum. İnsanlar konserden etkilenmiş, ilham almış ya da yalnızca birbirlerine biraz daha yakınlaşmış hissederek ayrılırlarsa bu benim için çok değerli olur.
Türkiye'den bir müzisyenle aynı sahneyi ya da üretim sürecini paylaşma fırsatınız olsa, müzikal dünyasında kendinize yakın bulduğunuz isim kim olurdu?
Mercan Dede'yi yakın zamanda keşfettim. Geleneksel enstrümanlarla elektronik ses dokuları arasında kurduğu diyaloğu özellikle beğeniyorum. Aklınızda bir isim varsa, benimle paylaşmaktan ve Türkiye'nin müzikal hazinelerini keşfetmeme yardımcı olmaktan lütfen çekinmeyin!
"İZMİR İÇİN HEYECANLIYIM"
Türk müziğinden kendi repertuvarınıza taşımak ve kendi müzikal anlatımınızla yeniden keşfetmek istediğiniz bir eser var mı?
Âşık Veysel'in Uzun İnce Bir Yoldayım eserini keşfetmeyi çok isterim. Şarkının sadeliğinde ve taşıdığı mesajın derinliğinde çok güzel bir şey var. Bu eseri kendi müzikal sesimle yeniden yorumlamak gerçek bir meydan okuma olurdu.
11 Kasım'da İzmir'de dinleyiciyle buluşacaksınız. Bu konser, Kan Ya Makan albümünün dünyasını tanıtmanın yanı sıra önceki çalışmalarınızdan da izler taşıyacak. İzmir seyircisini nasıl bir müzikal yolculuk bekliyor?
Müziğimi İzmir'e götüreceğim için çok heyecanlıyım. Konser, Kan Ya Makan albümündeki şarkıların yanı sıra önceki albümlerimden eserlerin de yer alacağı, müzikal dünyamda bir yolculuk olacak. Sürprizlere gelince, her şeyi önceden açıklamamayı tercih ediyorum!