Konuk Yazar Selahattin Gezer sizler için yazdı...
Bir sofranın adabı vardır. Bir düğünün kıyafet ölçüsü vardır. Bir askerliğin disiplini, bir fabrikanın yönetmeliği, bir holdingin prosedürü vardır. Hatta sokakta oyun oynayan çocukların bile oynadıkları oyuna göre kuralları vardır. Hiç kimse kuralsızlığı kabul etmez. Kendini "elit" gören çevrelerin de kendilerine göre yazılı ya da yazısız kuralları vardır: Masada nasıl oturulacak, hangi geceye ne giyilecek, hangi toplantıda nasıl konuşulacak, nezaket dili nasıl korunacak... Çünkü insan bilir ki ölçü olmadan düzen olmaz. Fakat burada sormamız gereken asıl soru şudur: Madem sofranın bir adabı var, madem fabrikanın bir yönetmeliği var, madem çocuk oyununun bile kuralı var; bu hayatın tamamının bir ölçüsü olması gerekmez mi?

NİZAM VE MİZAM
Bir buğday tanesi baş verirken kurala uyar. Toprak vazifesini yapar. Yağmur vazifesini yapar. Güneş vazifesini yapar. Sonra o başakta onlarca tane oluşur. Ondan un çıkar, ondan ekmek, ondan nimet... Hiçbiri keyfî değildir. Bediüzzaman Said Nursî'nin ifadesiyle kâinatta "nizam" (düzen) ve "mizan" (ölçü) hâkimdir. Ölçüsüzlük bozulmadır; kural hayatın sigortasıdır. Ne var ki insan, küçük alanlarda kurala titizlikle uyarken, hayatın bütününü kuşatan İlâhî ölçüye karşı mesafeli davranabiliyor. Burada bir adalet cümlesi kurmak gerekir: Elbette inanmayan olup kanuna, nizama ve toplumsal kurallara son derece titizlikle uyan insanlar vardır. Ve inandığını söyleyip hayatında düzensizlik bulunan kimseler de vardır. Demek ki mesele yalnızca "aidiyet" değildir. Mesele, iç tutarlılık ve samimiyettir. Gerçek iman; insanı ölçüye yaklaştırır. Ama iman iddiası, tek başına düzen garantisi değildir. Kur'ân'ın ölçüsü açıktır: "Allah katında en üstün olanınız, en takvalı olanınızdır." Yani üstünlük; servette değil, vitrinde değil, gösterişte değil; sorumluluk bilincindedir. Bu ölçünün en canlı örneği Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'dir. Onun hayatında gösteriş değil ölçü vardı. Kibir değil tevazu vardı. Sertlik değil merhamet vardı. İntikam değil affetmek vardı. Onu örnek alan sahabe nesli de bu yüzden seçkin oldu. Seçkinlikleri kıyafetle değil, karakterleydi. Bugün ise elitlik çoğu zaman vitrinle karıştırılıyor. Marka tutkusu, davet kültürü, yapay nezaket... Bunlar geçici ve dünyevî sembollerdir. Hakikî elitlik ise şuradadır: Bir su içerken israf etmemekte, Bir lokma yerken şükretmekte, Bir mazlumu gördüğünde içinin sızlamasında, Affedebilmekte, Paylaşabilmekte, Ve bütün insanlığın kurtuluşu için dua edebilmekte... Nerede bir gözyaşı varsa, bizim gırtlağımızın kuruması gerekir. Nerede bir zulüm varsa, kalbimizin huzursuz olması gerekir. Çünkü gerçek sosyetik hayat; gösterişli salonlarda değil, takvada (Allah'a karşı sorumluluk bilinci), güzel ahlâkta ve merhamette yaşanır. Sınıflar değişir. Ünvanlar değişir. Servetler el değiştirir. Ama kalp terbiyesi değişmezse hiçbir vitrin insanı yüceltmez. Gerçek elitlik, Allah'ın koyduğu ölçüye göre yaşayabilmektir. Gerisi süslü bir geçiciliktir.
GERÇEK ELİT
Biz bu insanlara "ordinaryüs sosyete" yahut "organik elit" diyebiliriz. Bunlar vitrinden değil, vicdandan beslenen insanlardır. Bunlar kartvizitle değil, karakterle tanınırlar. Bu insanlar dağ başında da bulunur, şehrin göbeğinde en gösterişli mekânlarda da, en ücra bir köşede, bir gecekonduda da... Çünkü hakikî üstünlük mekâna bağlı değildir. Konuma göre değil, kalbe göre şekillenir. Hakikî manada insan olanlar; bulundukları yerle büyümezler, bulundukları yere değer katarlar. Onların asaleti markada değil, merhamettedir. Şıklığı kıyafette değil, niyettedir. Seçkinliği servette değil, secdede ve adalettedir. Orijinallikleri; taklit edilmiş bir yaşam tarzından değil, kalbî ve ruhî (manevî derinlikli) hallerinden gelir. Ve böyle insanlar, nerede olurlarsa olsunlar, bulundukları yere insanlık kokusu taşırlar. Allah, cümlemizi elit etsin. Amin...

