
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA Vakfı Dış Politika Direktörü Prof. Dr. Murat Yeşiltaş'ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı tüm boyutlarıyla ele aldığı analiz dizisi devam ediyor. İlk bölümde anlaşmanın arkasındaki jeopolitik sebeplere değinilen analizin ikinci gününde; üç orta büyüklükteki gücün kapasiteleri, kolektif caydırıcılık imkanları ve bölgesel aktörlerin muhtemel karşı hamleleri ele alınıyor. Mekke Anlaşması'nın en önemli özelliklerinden biri, farklı güç profillerine sahip üç orta büyüklükteki gücü aynı savunma çerçevesinde bir araya getirmesidir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın dış politika öncelikleri her konuda örtüşmüyor ancak orta büyüklükte güç işbirliğinin ortaya çıkması için bütün konularda tam bir stratejik uyum gerekmez. Belirleyici olan, ortak tehdit alanlarının tanımlanması ve farklı kapasitelerin birbirini tamamlayacak şekilde kullanılabilmesidir. Türkiye, gelişmiş savunma sanayisi, NATO içindeki konumu, geniş askeri kapasitesi ve farklı çatışma sahalarında kazandığı operasyonel tecrübeyle öne çıkıyor. Pakistan, büyük ordusu, köklü askeri kurumları, füze teknolojisi ve nükleer kapasitesiyle anlaşmaya stratejik derinlik kazandırıyor. Suudi Arabistan ise ekonomik kaynakları, enerji piyasalarındaki ağırlığı, stratejik coğrafyası ile Arap ve İslam dünyasındaki siyasi etkisiyle bu yapıyı tamamlıyor.

GÜÇLÜ SİYASİ MESAJLAR VERİLDİ
Üç ülkenin güç profilleri aynı değil ancak orta büyüklükteki güç işbirliğinin değeri de bu farklılıklardan kaynaklanıyor. Türkiye'nin savunma teknolojileri, Pakistan'ın askeri kapasitesi ve Suudi Arabistan'ın ekonomik kaynakları ortak projelerle birleştirilebilirse kapsamlı bir güvenlik ağı ortaya çıkabilir. Hava ve füze savunması, İHA teknolojileri, elektronik harp, ortak mühimmat üretimi, deniz güvenliği ve kritik altyapının korunması, bu işbirliğinin öncelikli alanları olabilir. Anlaşmanın asıl önemi, bu farklı güç unsurlarını ortak bir caydırıcılık çerçevesinde buluşturmasında yatıyor. Taraflardan "birine yönelik silahlı saldırının tümüne yapılmış sayılacak" olması, olası saldırgan açısından maliyet hesabını değiştirebilecek güçlü bir siyasi mesajdır. Bununla birlikte caydırıcılık, yalnızca askeri kapasiteye değil siyasi iradenin inandırıcılığına ve ortak hareket kabiliyetine de bağlıdır. Bu nedenle siyasi irade tek başına yeterli olmayacaktır. Ortak tehdit değerlendirmesi, düzenli savunma bakanları toplantıları, istihbarat paylaşımı, müşterek tatbikatlar ve komuta-kontrol uyumu olmadan siyasi bir deklarasyonun gerçek bir güvenlik mekanizmasına dönüşmesi mümkün değildir.

SÜRDÜRÜLEBİLİR İŞBİRLİĞİ
Savunma sanayisinde ortak üretim, teknoloji paylaşımı, mühimmat stoklarının güçlendirilmesi ve bakım-onarım altyapısının geliştirilmesi de işbirliğinin sürdürülebilirliğini sağlayabilir. Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Türkiye açısından stratejik özerklik arayışının doğal bir uzantısıdır. Stratejik özerklik, mevcut ittifaklardan uzaklaşmak veya bütün dış bağlantılardan bağımsız hareket etmek anlamına gelmez. Esas mesele, ittifak ilişkilerini sürdürürken dış politika ve güvenlik alanındaki seçenekleri çoğaltabilmek, tek taraflı bağımlılığı azaltmak ve krizler karşısında hareket alanını koruyabilmektir. Bu bağlamda, Ankara'nın NATO üyeliği ile Suudi Arabistan ve Pakistan'la geliştirdiği savunma işbirliği arasında zorunlu bir çelişki bulunmuyor. Türkiye, bir taraftan mevcut ittifak ilişkilerini sürdürürken diğer taraftan Körfez, Orta Doğu ve Güney Asya'daki stratejik derinliğini artırıyor. Bu yaklaşım, bağımlılık ilişkilerini ortadan kaldırmaktan çok, tek taraflı bağımlılığı daha dengeli ve yapılandırılmış bir karşılıklı bağımlılık ilişkisine dönüştürmeyi amaçlıyor.

OLASI KARŞI HAMLELER
Bununla birlikte anlaşmanın ortaya çıkardığı yeni durum, diğer bölgesel aktörlerin hesaplarını ve muhtemel karşı hamlelerini de tetikleyebilir. İsrail cephesinde anlaşmayı daha iddialı bir "Sünni eksenin" ortaya çıkışı olarak değerlendiren yaklaşımlar güç kazanabilir. Türkiye'nin askeri kapasitesi, Pakistan'ın nükleer gücü ve Suudi Arabistan'ın ekonomik imkanlarının aynı çerçevede buluşması, Tel Aviv açısından yakından izlenmesi gereken bir gelişmedir. Ancak İsrail'i anlaşmanın temel nedeni olarak göstermek doğru değildir. Suudi Arabistan'ın asıl kaygısı, giderek karmaşıklaşan güvenlik ortamında kendi imkanlarıyla ne ölçüde dayanabileceğidir. İran'ın askeri kapasitesi, Husilerin saldırıları, enerji altyapısının kırılganlığı ve Amerikan güvenlik taahhütleriyle ilgili belirsizlikler, Riyad'ı ilave stratejik derinlik arayışına yöneltiyor. Türkiye ve Pakistan, bu noktada İsrail'e karşı kurulacak bir cephenin üyelerinden çok, Suudi Arabistan'ın güvenlik seçeneklerini çeşitlendiren iki önemli ortak olarak görülmelidir.

MÜZAKERE KAPASİTESİ GÜÇLENİYOR
Anlaşma, Suudi Arabistan ile İsrail arasında gelecekteki normalleşme ihtimalini bütünüyle ortadan kaldırmaz. Riyad'ın savunma ortaklıkları ile İsrail'le ilişkilerin geleceği bağlantılı olsa da farklı kanallarda ilerleyebilir. İsrail'in Filistin meselesinde ciddi ve inandırıcı bir siyasi açılım yapması halinde Suudi Arabistan'ın normalleşme seçeneğini yeniden değerlendirmesi mümkündür. Bu bağlamda anlaşma, bu hesabı ortadan kaldırmıyor fakat Riyad'ın hem İsrail hem de ABD karşısındaki müzakere kapasitesini güçlendiriyor. İsrail'in muhtemel karşı hamlesi, anlaşmayla doğrudan çatışmaya girmekten ziyade yeni yapının sınırlarını daraltmak olabilir.

YENİ BİR NOKTAYA TAŞINABİLİR
Tel Aviv, Washington nezdinde Türkiye'nin Körfez güvenliğindeki rolünü sınırlamaya, Suudi Arabistan'la doğrudan güvenlik ilişkilerini güçlendirmeye ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) başta olmak üzere mevcut ortaklarıyla askeri ve teknolojik işbirliğini derinleştirmeye çalışabilir. Pakistan'ın nükleer kapasitesinin anlaşmanın kapsamına girip girmediğine ilişkin tartışmalar da uluslararası baskı oluşturmak için kullanılabilir. Tel Aviv açısından bir başka hat ise Hindistan ile ilişkilerini derinleştirmesidir. Yeni Delhi'nin Pakistan'a ve Türkiye'ye yönelik yaklaşımı da söz konusu anlaşmadan sonra yeni bir noktaya taşınabilir. Bu noktada Hindistan'dan Türkiye'ye yönelik Doğu Akdeniz ölçekli bir hamle gelmesi de olasıdır.