İnsan yabancı bir yere gittiği zaman, herkes "hoş geldin, sefa geldin" dese, hatta misafirperverliğin en güzelini gösterse bile; o kalabalık içinde birisinin gösterdiği daha samimi, daha içten bir yakınlık ve alaka, insanı bir anda o yalnızlık duygusundan çekip alır. Orada küçük de olsa bir ünsiyet, bir yakınlık peyda olur.
Misal ömründe hiç Erzurum'a gitmemiş birisi, yolu oralara düşse ilk anda her yönüyle kendini biraz garip hisseder.
Fakat derken bir lezzet çıkar karşısına; sanki ona "Sefa geldin, hoş geldin" der. Ve bir cağ kebabı yer, ardından bir kadayıf dolması...
Mest olur! Bir anda Erzurum'da yabancı olduğunu unutur. Kadayıf dolmasının o muhteşem rayhası, cağ kebabının unutulmaz lezzeti onu adeta sarıp sarmalar. "Sen buraya hoş geldin" der adeta.
Dünyanın neresi olursa olsun, orada böyle samimi bir lezzetle, hakiki bir güzellikle karşılaşan insan, artık kendini oraya ait hissetmeye başlar; yabancılığın o soğuk rengi üzerinden atılır.

YABANCILIK HİSSİ
Aynen bunun gibi, biz de ilk İzmir'e yerleştiğimizde Kemeraltı'na ilk adım attığım günleri hatırlarım. "Ben burayı nasıl öğreneceğim? Buradan gazeteye, eve nasıl gideceğim?" diye kara kara düşünmüştüm.
Oysa yıllarca İstanbul'da çalışmış, hemen her gün Suriçi'ni turlamıştım. Mahmutpaşa'yı, Küçükpazar'ı, Eminönü'nün arka sokaklarını, Tahtakale'yi ruhum gibi tanımış, ezberlemiştim.
Gözü kapalı girdiğim bir sokaktan istediğim yere, teşbihte hata olmasın, rahatlıkla çıkabiliyordum. O derece bir aşinalığım, bir alışkanlığım vardı.
Böyle karışık yerlerde yaşayıp oralara köklü bir ünsiyet kazandığım halde, İzmir ilk başta çok yabancı gelmişti. "Acaba burada kaybolur muyum?" düşüncesi sarmıştı içimi. Kemeraltı yabancıydı, İzmir yabancıydı, gazetede gördüğüm yüzler yabancıydı.
Daha doğru dürüst kimseyi tanımıyordum ve kendimi hakikaten gurbette, yalnız hissediyordum.
Fakat bir akşam, taşra baskısıyla şehir baskısı arasındaki o koşturmacalı boşlukta, gazeteden birkaç arkadaş Alsancak taraflarına gidip, oradan boyoz alıp gelmişlerdi. Ben o zamana kadar ne boyozu duymuştum ne de görmüştüm. İkram ettiklerinde, "Bu nedir?" diye sordum. "Boyoz" dediler. Arkadaşların ellerindeki kırıntılar, parmaklarına bulaşan o ince yağ... Bir an nasıl yiyeceğimi bilemeyip biraz utandım doğrusu.
Ama baktım ki çok iştahlı yiyorlar; onlar ısrar edince ben de aldım ve yedim.
İşte o an, Erzurum misalindeki gibi oldu. Nasıl ki o şehre giden bir insan cağ kebabıyla, kadayıf dolmasıyla kucaklanıp bağra basılıyorsa, ben de ilk defa yediğim o boyozdan aldığım lezzet ve keyifle aynı duyguyu yaşadım:
Artık ben İzmirliyim!
Çünkü müthiş bir lezzetti; özellikle taze taze, sıcak yendiğinde apayrı bir âlemi vardı.
Peki, bu misalleri neden verdim?
İnsanın fıtratında bir şeyler üretme, ortaya bir eser koyma kabiliyeti vardır. Yazarın kalemiyle yazı yazması, şefin mutfakta en kreatif lezzetleri, yemekleri ortaya koyması, mühendisin harika projeler, çizimler meydana getirmesi hep bu kabiliyetin eseridir. İnsan bunları yapmadığı zaman, kendi aleminde gurbettedir aslında.
Yazar yazısını yazmakla adeta öz vatanına kavuşur; o yabancısı olduğu şehri kendi manevi memleketi edinir. Aşçı yemeğini pişirdiği zaman gurbetten kurtulur; eseriyle hemhal olarak yabancılığı ortadan kalkar.
Mühendis kendi eseriyle, doktor yaptığı güzel tedavilerle aynı huzuru bulur.
Aynen bunun gibi; siyasetçiler ve yöneticiler de millete hakkıyla hizmet etmedikleri, kalıcı projeler üretip gerçekleştiremedikleri, insanların refah ve huzur içinde yaşamasını sağlayacak eserler ortaya koymadıkları sürece, kendi doğup büyüdükleri şehirde bile aslında birer gurbetçidirler, yabancıdırlar.
Bir hamur parçası, küçük bir boyoz ya da bir lezzet sizi bir şehre ait kılmaya yetiyorsa; o şehre kalıcı bir eser bırakmak, çok daha derin bir manada insanı oranın sahibi ve evladı yapar. Adam aslen İstanbulludur, İzmirli veya Eskişehirli değildir; başka bir şehirden gelmiştir.
Ama çalışmak, üretmek ve vatana hizmet etmek aşkı vardır içinde. Öyle bir çalışma ortaya koyar ki, herkesin faydalanabileceği, "İyi ki bu hizmet yapıldı" dedirtecek kalıcı izler bırakır. İşte o insan, artık o şehrin öz evladı olmuştur; o topraklara yabancı olmaktan fersah fersah uzaklaşmıştır.
Eser üretmediğiniz sürece, nerede olursanız olun, bulunduğunuz yere yabancısınızdır.
Hangi işi yapıyorsanız yapın, nereden gelmiş olursanız olun; eğer insanlığa katkıda bulunuyor, işinizi en güzel şekilde yapıp muhteşem eserler ortaya koyuyorsanız, siz artık oranın yerlisisinizdir; orayı yurt ve vatan edinmişsinizdir.
Ümit ederiz ki yeni dönemde İzmir'de yapılacak olan çalışmalar, atılacak adımlar hiçbir ayrım gözetmeksizin bütün insanlığa hitap eder, bu şehre neşe ve keyif getirir. İzmirli olmanın gururunu yaşatacak altyapı ve üstyapı projeleri, göz kamaştıran değişimler, bu hizmetlere imza atanları da bu şehrin hakiki insanı yapacaktır.
Onları bu şehre yabancı ve gurbetçi olmaktan kurtaracaktır.
LEZZETİN HAZZI
Nasıl ki bir boyoz, bir cağ kebabı veya bir kadayıf dolmasının lezzeti insanı tutup oralı ediyorsa; şehirler için yapılan göz dolduran eserler de bizi gurbetten kurtarıp bu toprakların onurlu birer ferdi olmamızı sağlar. İzmir'e yakışan da gurbetçi olmak değil, o şehrin hakiki bir evladı olmaktır. O şehrin lezzetinden haz alındığı gibi, o şehre hizmet lezzetlerini de tattırmaktır. Ve ümit ediyoruz ki bunlar inşallah gerçekleşecektir. Çok daha farklı, kalbi neşeyle atan bir İzmir'i yaşamaya başlayacağız; çünkü İzmirli olmak da bunu gerektirir.
Evet, bu yazı bir İzmir sevdası yazısıdır. İnsan nerede yaşıyorsa yaşasın, orayı seviyorsa üretmeli, oraya güzellikler katmalıdır.
Yoksa bir ömür gurbetçi kalmak, geçip giden bir ömre yazık etmektir. Yaşadığımız yere gerçekten ait olmak için, oraya iz bırakacak güzellikler katmamız lazımdır.
Son söz: Zındık boyoz, kapitalist cağ kebabı, proletarya kadayıf dolması; komünist İzmir Köfte...
Bunların hiçbiri olmaz, olamaz! Temiz ve muhteşem bir lezzetin kimin elinden çıktığının önemi yoktur; önemli olan o lezzetin verdiği hazdır. Aynen bunun gibi, şehre yapılacak hizmetlerin de kimin elinden çıktığının bir önemi yoktur. Önemli olan, insanlığın o hizmetten faydalanması, gurur duyması ve huzurla yaşamasıdır.
Düşünceler insanlara aittir ama hakiki hizmet bütün insanlığa aittir.

